İsraf denildiğinde aklımıza çoğunlukla aynı görüntüler gelir. Çöpe atılan ekmek, gereksiz yanan lambalar, boşa akan su, yanlış harcanan para… Bunların her biri önemlidir ve elbette korunması gereken değerlerdir.
Ancak bir ülkenin farkına bile varmadan yaptığı öyle bir israf vardır ki ne çöp kutularında görünür ne de bütçe tablolarında. Çünkü bu kez kaybedilen para değil, insandır.
Bir ülkenin en büyük zenginliği yer altındaki madenleri değildir. Ne petrolü, ne doğalgazı, ne de kasasındaki dövizdir. Bunların tamamı zamanla artabilir ya da azalabilir.
Fakat iyi yetişmiş bir insanın bilgi birikimi, tecrübesi ve üretme isteği, doğru değerlendirilemediğinde yerine yenisini koymak yıllar alır. İşte bu nedenle insan kaynağı, bir milletin sahip olduğu en stratejik değerdir. Bir insanın yetişmesi tesadüf değildir.
Ailesinin yıllarca yaptığı fedakârlık, öğretmenlerinin emeği, devletin eğitim için ayırdığı kaynaklar ve toplumun sağladığı imkânlar birleşerek bir bireyi hayata hazırlar.
İlkokul sıralarında başlayan yolculuk, üniversite diplomasıyla tamamlanıyor gibi görünse de aslında asıl süreç o gün başlar. Çünkü eğitimin gerçek amacı diploma vermek değil, insanın sahip olduğu potansiyeli toplumsal faydaya dönüştürebilmektir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken soru:
Yetiştirdiğimiz insanları gerçekten değerlendirebiliyor muyuz?
Atanamayan bir öğretmen yalnızca bir istihdam sorunu değildir. O öğretmenin sınıfa taşıyacağı bilgi, dokunacağı hayatlar ve yetiştireceği nesiller de beklemektedir.
Mesleğini yapamayan bir mühendis yalnızca kendi kariyerinden vazgeçmez. Belki geliştireceği bir teknoloji, kuracağı bir üretim hattı ya da çözeceği bir problem de gerçekleşmeden kaybolur.
Yanlış meslek seçen bir genç ise çoğu zaman yeteneğini değil, sınav puanını takip ettiği için yıllarca kendisine ait olmayan bir hayatın içinde yaşamaya çalışır.
Bu örneklerin ortak noktası bireyler değildir. Ortak nokta, doğru planlanamayan insan kaynağıdır. Bugün birçok sektör nitelikli çalışan bulamamaktan yakınırken, aynı anda binlerce genç iş bulamadığını söylüyor.
İlk bakışta birbirine zıt görünen bu tablo aslında tek bir gerçeği gösteriyor: Sorun insan eksikliği değil; planlama eksikliğidir.
Eğitim ile çalışma hayatı arasındaki bağ ne kadar zayıflarsa, insan kaynağındaki kayıp da o kadar büyür.
Üniversiteler bu noktada ayrı bir öneme sahiptir.
Bir üniversitenin başarısı yalnızca mezun sayısıyla ölçülemez. Gerçek başarı, üretilen bilgiyle, geliştirilen projelerle, topluma sunulan çözümlerle ve öğrencilerine kazandırdığı düşünme becerisiyle ortaya çıkar.
Çünkü üniversiteler yalnızca meslek kazandıran kurumlar değil, aynı zamanda geleceği tasarlayan merkezlerdir.
Eğer bilgi raflarda kalıyor, araştırmalar uygulamaya dönüşmüyor ve gençler mezun olduklarında yönlerini bulamıyorsa, burada yalnızca bireysel değil, kurumsal bir sorgulamaya da ihtiyaç vardır.
Dünyada sürdürülebilir kalkınmayı başaran ülkelere baktığımızda ortak bir özellik göze çarpar. Onlar yalnızca doğal kaynaklarını değil, insan kaynağını da planlarlar.
Eğitim politikalarını, sanayiyi, teknolojiyi ve istihdamı birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, aynı hedefe yürüyen bir bütün olarak görürler.
Çünkü bilirler ki ekonomik büyümenin gerçek motoru insanın kendisidir.
Bir toplumun geleceğini değiştiren yalnızca büyük yatırımlar değildir. Doğru zamanda doğru yerde değerlendirilen tek bir insan bile bazen binlerce kişiye yeni kapılar açabilir. Tarihte bilimden sanata, teknolojiden eğitime kadar pek çok dönüşümün arkasında, yeteneğine fırsat verilmiş insanlar vardır.
Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla mezun vermek değildir.
Mesele, her bireyin sahip olduğu bilgi, beceri ve yeteneğin ülkenin gelişimine katkı sunabileceği ortamı oluşturabilmektir.
Belki de artık başarıyı farklı ölçütlerle değerlendirmeliyiz.
Kaç bina yaptığımız kadar, o binalarda kaç nitelikli insan yetiştirdiğimizi… Kaç üniversitemiz olduğu kadar, kaçının bilgi ürettiğini…
Kaç gencimizin mezun olduğu kadar, kaçının kendi potansiyelini gerçekleştirebildiğini de konuşmalıyız.
Çünkü kalkınma yalnızca ekonomik göstergelerden ibaret değildir. Gerçek kalkınma, insanın kendisini değerli hissettiği, üretebildiği ve geleceğe güvenle bakabildiği bir toplumsal iklim oluşturabilmektir.
Bir ülkenin en büyük kaybı bütçesindeki açık değildir.
En büyük kayıp, yetiştirdiği insanın zamanını, bilgisini ve umutlarını kullanamamasıdır. İşte bu yüzden sessiz yaşanan bu kayıp, diğer bütün israflardan daha ağırdır.
Çünkü para yeniden kazanılabilir. Binalar yeniden yapılabilir. Kaybolan kaynaklar yeniden bulunabilir. Ama üretme heyecanını kaybetmiş bir nesli yeniden ayağa kaldırmak, çok daha uzun ve zorlu bir yolculuktur.
Bu nedenle geleceğe bırakabileceğimiz en büyük miras, daha fazla bina değil; daha fazla fırsattır. Çünkü bir milletin gerçek serveti kasasında değil, insanındadır.
Ve o servet değerlendirilemiyorsa, en büyük israf sessizce yaşanıyor demektir.