Bazen bir şehrin uzak köşesinde, kaldırım kenarına oturmuş yaşlı bir adamı görürsünüz. Elinde titreyen bir baston, gözlerinde ise yılların biriktirdiği derin bir hikâye… O gün kimse yanından geçerken ona bakmaz; gençler aceleyle yürür, birkaçı kulaklıklarından gelen müzikle adımlarını hızlandırır. Yaşlı adam, sanki görünmez bir duvara dokunur: İnsanların kalbine değil, sadece kalabalığın içindeki boşluğa.
İşte bizim hikâyemiz, tam da o görünmeyen duvarın arkasında başlıyor.
Bu ülkede, son yıllarda sessiz fakat çok derin bir değişim yaşanıyor. Eskiden büyüklerinin yanında konuşurken kelimelerini özenle seçen, oturup kalkmayı onlardan öğrenen gençler; bugün aynı masaya oturmaktan bile çekinir hale geldi. Bu dönüşümün temelinde yalnızca gençler değil, onları yetiştiren ailelerin ebeveynlik bilgisini kaybetmesi yatıyor.
Bir zamanlar ebeveynlik, ustalık gerektiren bir meslek gibiydi. Aile büyükleri yeni anne babalara, “çocuğa sınır koymanın sevgi olduğunu”, “disiplinin nefes almak kadar gerekli olduğunu”, “özgürlüğün ancak sorumlulukla taşınabileceğini” anlatırdı. Bugün ise modern zamanın rüzgarı, bu bilgiyi alıp savurmuş durumda.
Bana anlatılan bir hikaye var, hiç unutamam. Genç bir anne, çocuğu yemeğini yemediğinde şöyle diyordu: “Benim çocuğum özgür olacak. İsterse yemesin.”
Oysa annenin bilmediği bir şey vardı: O tabakta duran yemek, sadece bir öğün değil; sabır, saygı, emek ve paylaşma kültürünün sembolüdür.
Bir başka baba ise çocuğuna asla “hayır” demediğini gururla anlatıyordu. Çünkü ona göre “hayır” demek baskıcı ebeveynliğin bir parçasıydı. O da kendi çocuğunu özgür büyütmek istiyordu. Bugün aynı baba, “Oğlum bana saygı duymuyor” diye yakınıyor. Aslında sorun oğlunda değil; çocuğuna hiçbir sınır öğretmeyen babada başlayıp, toplumda devam eden bir bozulmanın parçası bu.
Her ebeveyn çocuğunu sever, bunda tereddüt yok. Ama sevgi tek başına bir çocuğu büyütmez. Sevgi, sorumluluk ile birleşmediğinde çocuğu özgür yapmaz; savurur. İşte bu yanlış özgürlük anlayışı, bugün karşımıza “viraja 250 ile giren bir gençlik” olarak çıkıyor. Hayatı tanımadan hızlanan, riskleri bilmeden adım atan, sorumluluğu öğrenmeden özgürlük talep eden bir gençlik…
Bu sadece gençlerin suçu mu? Tabi ki hayır. Bu, toplumun bir süredir üzerine konuşmaktan çekindiği bir kırılmanın sonucu. Zira aileler, ebeveyn olma sanatını unuttu. Ve daha da önemlisi, kültürümüzün “aile terbiyesi” dediği o değerli çerçevenin içerisine ne koymaları gerektiğini bilemez hale geldi.
Dijital dünyanın parıltılı ekranları da bu tabloyu iyice karmaşıklaştırdı. Bugün, bir genç sabah kalktığında kendi sesiyle değil, internette gördüğü “hazır düşünceler”le konuşmaya başlıyor. Gülüş şekli bile bir içerikten, öfkesinin tonu bir videodan, hayran olduğu kişiler ekranlardan geliyor.
Ve en tehlikeli olan nokta şu: Genç, tüm bunları kendi fikri sanıyor. Algoritmalar, bir zamanlar kitapların, büyüklerin, öğretmenlerin verdiği rehberliği ele geçirdi. Düşünmek yerine tüketen, sorgulamak yerine hazır fikirlere sarılan, sabretmek yerine hızla sonuca gitmek isteyen bir kuşak doğdu.
Bir filozof şöyle demişti: “Düşünmeyi bırakan toplumlar, davranışlarını da kontrol edemez.”
Bugünün gençleri belki kötü niyetli değil, ama büyük bir boşluğun içindeler. Çünkü onlara düşünmeyi öğretecek, değer aktaracak, yön gösterecek köklü bir rehberlik verilmedi. Her şey “akışına bırakıldı” ve “özgür olsun” diye büyütülen çocuklar, aslında kendi başına bırakıldı.
Bir öğretmen arkadaşım anlattı: Sınıfta bir çocuk yüksek sesle bağırıp dersin akışını bozduğunda, annesi veliler toplantısında şöyle dedi: “Çocuğum kendini ifade ediyor, susturmayın.”
Öğretmen çok sakin bir şekilde şöyle yanıt verdi: “Hanımefendi, ifade özgürlüğü başkalarının özgürlüğünü elinden aldığı anda artık özgürlük değildir.” Bu basit cümle, bugünün ebeveynlik krizini özetliyor aslında.
Toplumun bu noktaya gelmesinin temel nedeni; çocuğa karakter kazandırmak yerine, çocuğu mutlu etmeyi amaçlayan modern ebeveynlik anlayışıdır. Mutluluk anlıktır, karakter ise ömürlüktür.
Mutlu edilen çocuk kolay mutlu olur, ama karakteri olmayan çocuk kolay yıkılır. Hazmederek büyüyen birey, hayatın virajlarına 50–60 km ile girer; kontrol ondadır, refleksi yerindedir, düşse bile kalkmasını bilir.
Hazmetmeden yetişen birey ise viraja 250 km ile girer; ilk sarsıntıda ise savrulur gider. Bu toplumun geleceği, tam da bu virajda belirleniyor. Çünkü bir genç köklerinden koparsa, kültürünü bilmezse, alışkanlıklarını sorgulamazsa, değerlerini öğrenmezse, sabır terbiyesi almazsa, özgürlüğü sorumlulukla taşıyamazsa…
O genç toplumun yükünü taşımak yerine, topluma yük olmaya başlar. Bugün ülkenin geleceği adına en önemli soru şudur: Biz çocuklarımıza hangi omurgayı, hangi kültürü ve hangi değerleri bırakıyoruz? Eğer bu sorunun cevabı boşsa, toplumun yarınları da ne yazık ki boş kalacaktır.
Hikayenin sonunda kaldırımda oturan yaşlı adamın yanına genç bir delikanlının geldiğini düşünelim. Genç, kulaklığını çıkarır, “Amca nasılsın?” der. Yaşlı adam yüzünü kaldırır, gözlerindeki o yılların yükü bir anda hafifler. Çünkü bir toplumun iyileşmesi, işte böyle küçük bir dokunuşla başlar.
Belki de asıl mesele tam olarak budur: Gençleri suçlamak değil; gençlerle bağ kurmayı yeniden öğrenmek. Onları yalnız bırakmak değil; onlara yol göstermek. Özgür olsun diye savurmak değil; özgürlüğü taşıyacak karakteri öğretmek. Bir çocuk yetiştirmek, bir ülkenin geleceğini kurmaktır.
Bugün yaşadığımız kırılmanın adı özgürlük değil; rehbersizliktir. Bu rehberliği geri kazandığımız gün, toplumun virajları da gençlerin hızları da dengelenecek.