Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi ülkemizde de vahim olaylar yaşanıyor.
Bunun son örneği Afyonkarahisar’da yaşandı.
8 kişiyi hayattan koparan, ardından kaçtığı Eskişehir'in Seyitgazi ilçesinde jandarmaya ateş açan ve iki jandarmanın yaralanmasına neden olan zanlının yakalanması, sıradan bir asayiş haberi olarak geçiştirilemeyecek kadar ağır bir olay aslında.
Sekiz insanın yaşamı sona eriyor. Birileri sevdiklerini, birileri anne babasını, birileri evladını kaybediyor. Ardından bir başka şehirde güvenlik güçlerine silah doğrultuluyor.
Peki, bütün bunlar bize ne anlatıyor?
Biz ne ara bu hale geldik?
Bu soruyu hep sorarız kendimize... Soru da çok can yakıcı, cevabı daha da çok can yakıcı…
Neresinden tutarsak tutalım elimizde kalıyor.
Elbette suç geçmişten bugüne insanlığın bir gerçeği. Cinayetler, kavgalar, hırsızlıklar, toplumsal çatışmalar dün de vardı. Ancak bugün karşı karşıya kaldığımız olayların biçimi, şiddetin sıradanlaşma riski ve insan hayatına yönelik tahammülsüzlük, üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi gerektiriyor.
Geçmişte de insanlar öfkelenirdi. Kırılır, tartışır, anlaşmazlık yaşardı. Ancak toplumsal hayatın içinde aile, mahalle, komşuluk, gelenek ve ortak değerler bir dengede tutulurdu. İnsanlar birbirini tanır, birbirinin hayatına dokunur, sorunlarını çoğu zaman yüz yüze çözmeye çalışırdı.
Bugün ise aynı apartmanda oturup birbirini tanımayan, aynı sokakta yaşayıp birbirine selam vermeyen, aynı toplumun içinde bulunup birbirinin acısına yabancılaşan insanların sayısı giderek artıyor.
Bu durum toplumun nereden nereye geldiğinin özetidir. Herkes birbirine şüpheyle bakar oldu. Hiçbirimiz birbirimize güvenemez hale geldik.
Öfke büyüyor, tahammül azalıyor, vicdan ise giderek daha fazla sınanıyor.
Bir tartışma cinayetle, bir anlaşmazlık silahla, bir öfke patlaması birden fazla insanın hayatına mal olabiliyor. İnsanlar sorunlarını konuşarak, anlaşarak veya hukuki yollarla çözmek yerine şiddeti bir seçenek olarak görebiliyor.
Bizi bu noktaya getiren ne?
Tek bir nedeni yok elbette…
Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, aile içindeki iletişim sorunları, toplumsal kutuplaşma, yalnızlaşma, dijital dünyanın kontrolsüz etkileri, şiddeti normalleştiren içerikler ve eğitimde değerler boyutunun ihmal edilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken başlıklardan sadece bazılarıdır.
Ancak bunların hiçbiri şiddeti mazur gösterememeli. Hiçbir ekonomik sıkıntı, hiçbir kişisel anlaşmazlık, hiçbir öfke sekiz insanın hayatına son vermenin gerekçesi olamaz.
Şuan yaşananlar, insan hayatına verilen değerin giderek yok olduğunu gösteriyor.
Artık…
Bir cinayet haberi duyduğumuzda birkaç saat öfkeleniyoruz, sosyal medyada tepkimizi gösteriyoruz, ardından başka bir gündeme geçiyoruz. Oysa öldürülen insanların hayatları bir haber başlığından ibaret değil. Her birinin ailesi, hayalleri, sevdikleri ve yarım kalan hikâyeleri var.
Burada bir detaya da dikkat çekmek istiyorum.
Toplum olarak en büyük tehlikelerden biri de felaketlere alıştık sanki. Artık, cinayet haberlerini sıradan bir gündem maddesi gibi okumaya başladık. Birkaç gün konuşup unutuyoruz. Oysa her olay, önlem alınması gereken yeni bir toplumsal soruna işaret ettiğini hepimizin malumu.
Diğer taraftan, güvenlik güçlerinin görevlerini yerine getirirken karşı karşıya kaldıkları tehlike de göz ardı edilmemeli. Afyonkarahisar'daki cinayetlerin ardından Eskişehir'de yürütülen operasyonda iki jandarmanın yaralanması, şiddetin yalnızca doğrudan hedef aldığı insanlarla sınırlı kalmadığını gösteriyor. Kamu düzenini sağlamak için görev yapan insanların da can güvenliği tehdit altında bu durumda…
Gelinen noktada…
Artık yalnızca suç işlendikten sonra zanlıyı yakalamayı değil, bu suçların neden ve nasıl ortaya çıktığını da konuşmalıyız.
Çünkü mesele sadece güvenlik güçlerinin müdahalesiyle çözülebilecek kadar basit değil. Suçla mücadele elbette kararlı ve tavizsiz olmalı. Ancak bunun yanında aileden okula, eğitimden sosyal politikalara, adalet sisteminden ruh sağlığı hizmetlerine kadar uzanan geniş bir alanda önleyici çalışmalar acilen yapılmalı.
Burada her birimize düşen görev…
Şiddet eğiliminin erken fark edilmesi…
Tehditlerin ciddiye alınması…
Silaha erişimin ve silah kullanımının denetlenmesi…
Aile içi sorunların görmezden gelinmemesi…
Çocuklara küçük yaşlardan itibaren empati, saygı ve yaşam hakkı bilincinin kazandırılması hayati önem taşıyor.
Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda…
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı, para kazanmayı, iyi bir meslek edinmeyi öğretmek yeterli değil. Başkasının hayatına saygı duymayı, öfkesini kontrol etmeyi, anlaşmazlık karşısında şiddete başvurmamayı da öğretmek zorundayız.
Bugün Afyonkarahisar'da yaşananlar, Eskişehir'de devam eden kovalamaca ve yaralanan jandarmalar bize bir kez daha önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Toplumsal huzur kendiliğinden oluşmaz. Onu korumak, geliştirmek ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur.
Sekiz insan artık hayatta değil. Onların yakınları için hiçbir cümle kaybettiklerini geri getirmeyecek. İki jandarmanın yaralanması ise şiddetin nasıl zincirleme bir tehdide dönüşebildiğini gösteriyor.
Şimdi oturup düşünme zamanı.
Biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Çocuklarımıza nasıl bir gelecek bırakıyoruz?
İnsanların birbirine güvenmediği, öfkenin aklın önüne geçtiği, silahın sorun çözme aracı olarak görüldüğü bir düzeni mi kabulleneceğiz?
Yoksa yeniden saygının, vicdanın, merhametin ve hukukun egemen olduğu bir toplumsal iklimi mi inşa edeceğiz?
Bu soruların cevaplarını hayatımıza tatbik ettiğimizde toplumsal barışı, toplumsal bütünlüğü sağlamış oluruz.
Yoksa durum gerçekten çok vahim!!!
SAĞLIKLA KALIN!