Hava Durumu

Kalabalıkların içinde yalnızlaşmak

Yazının Giriş Tarihi: 19.09.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 19.09.2026 00:06

Merhaba sevgili okurlar,

Ben Firuze İşbilir…

Daha önce çeşitli yayınlarda yazılar yazdım. Bundan sonra da YeniDönem Gazetesi’nin bu köşesinde sizlerle birlikte olmaya gayret göstereceğim. Düşünce ve fikirlerimi sizlerle paylaşmaktan büyük bir onur duyuyorum.

Siz değerli okuycularımla buluşma fırsatı veren Genel Yayın Yönetmenimiz Burhan Kaya başta olmak üzere YeniDönem Gazetesi’nin değerli tüm ekibine teşekkürlerimi sunuyorum.

İlk yazımda, günümüzün en büyük sorunlarından biri olduğunu düşündüğüm sosyal mecralar ve yalnızlık hissi üzerine konuşmak istiyorum.

Keyifli okumalar dilerim.

BOŞLUĞUN İÇİNDEKİ KALABALIK

Sebebini tam olarak bilemediğimiz o boşluk hissi...

Günümüzde sosyal etkileşim hiç olmadığı kadar fazlayken, yalnızlık hissini neden eskisinden daha yoğun yaşıyoruz?

Sosyal ortamlar, sosyal ağlar, kafeler, eğlence merkezleri, Instagram, X ve daha nice platform her saniye kendisine yeni birini dahil ederken, bu yalnızlık hissi de neyin nesi?

Eskiden bir muhabbet kurmak emek isterdi. Şimdilerde ise bazen bir “onay” tuşuna, bazen de ödenen bir hesaba bağlı. Emeksiz olan bu yemek de ne yazık ki tat vermiyor.

Peki, günümüzün en lüks kafeleri ile eskilerin mahalle kahvehaneleri arasındaki fark ne?

Artık adını bile bilmediğimiz binbir çeşit kahve seçeneğimiz, o kahvelerle çekilen fotoğraflarımız ve paylaşılan hikâyelerimiz var. Buna rağmen nasıl oluyor da kendimizi daha yalnız hissediyoruz?

Sanıyorum farklı olan şey tam olarak burada başlıyor: Kanıtlama ve reklam çabası.

Gerçekten sevdiğimiz için mi o kahveyi içiyoruz, yoksa son zamanlarda herkes onu içtiği için mi?

Gerçekten sevdiğimiz için mi o kafeye gidiyoruz, yoksa herkes oraya gittiği için mi?

Ve belki de en zor soru şu:

Gerçekten sevdiğimiz için mi o insanlarla birlikteyiz, yoksa dışlanmamak ve yalnız kalmamak için mi?

Gidiyoruz, fotoğraflar çekiyoruz, paylaşımlar yapıyoruz ve sonunda eve dönüyoruz.

Sonra yavaş yavaş yalnızlığımızı hissetmeye başlıyoruz. Telefonu elimize alıyor ve ekranı…

Kaydırıyoruz.

Kaydırıyoruz.

Kaydırıyoruz...

Sosyal medya, sonu olmayan bir yalan çukuru gibi. Bizler ise bunu bile bile içine düşüyoruz. Oradaki sahte dostlukları, sahte ortamları ve kusursuz gösterilen hayatları görüyor, imreniyoruz.

Oysa yalnızca birkaç saat önce biz de benzer bir ortamdaydık. Biz de bir fotoğrafın içerisindeydik. Kendi mutluluğumuzun ve kendi fotoğraflarımızın bile ne kadarının gerçek olduğunu sorgularken, bir başkasının paylaştığı görüntüye inanıyoruz.

Ve döngü böylece devam edip gidiyor.

Herkes birbirinin gösterdiğine inanıyor ve bunu bir yarış haline getiriyor.

Demek ki insan, yüksek seslerin içinde sağır ve dilsiz; kalabalıkların içinde ise yalnız kalabiliyor.

Öyle ki bir süre sonra en lezzetli kahveden bile tat alamaz hale geliyor.

İnsan önce yarışıyor, sonra yanılıyor. Ardından kendini kandırıyor ve en sonunda kendi söylediği yalanlara kendisi de inanıyor.

Ve kaçınılmaz olarak yalnızlık hissiyle baş başa kalıyor.

Bu, fiziksel bir yalnızlıktan ziyade ruhsal bir yalnızlık.

Belki de en kötüsü bu.

Çünkü fiziksel yalnızlığı kalabalıklar giderebilir. Bir kafeye gidebilir, arkadaşlarınızla buluşabilir, bir etkinliğe katılabilirsiniz. Fakat ruhsal yalnızlığı gidermek o kadar kolay değil.

Ruhsal yalnızlığı ancak samimi bir ruh giderebilir.

İşte en zor olan da bu samimiyeti, bütün bu filtrelerin ve gösterişin altında bulabilmek. Dilerim hepimizin filtresiz hayatları olur.

Ama daha da önemlisi, filtresiz hayatımıza talip olan, bizi olduğumuz gibi gören ve olduğumuz gibi seven dostlarımız olur.

Çünkü belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla insan değil; daha fazla samimiyet.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.