Bu defa size bir soru sorarak başlamak istiyorum:
İşsizlik nedir?
Bir kişinin aradığı kriterlere uygun bir iş bulamaması mı yoksa geçimini sağlayacak ücrete erişebilmek için herhangi bir iş arayıp bulamaması mıdır?
Eğer literatürdeki tanımlara bakacak olursanız, ikinci kısım doğru kabul ediliyor hatta istatistiklerde yer alabilmeniz için başka şartları da sağlamış olmanız gerekiyor; 6 aydan uzun süredir iş aramak gibi…
Ancak günümüzde ülke gerçekleri çok başka.
Ara eleman sıkıntısı özellikle Bursa gibi sanayi kenti olan bölgelerde artış gösteriyor.
İŞKUR gibi iş ve işçi bulmak ile görevlendirilmiş kurumlarda da üniversite mezunları kuyrukta bekliyor.
Hatta gözünüzde canlanabilmesi için bir sahne aktarayım:
Yazılım mühendisi, yüksek lisans yapmış ve 2 dil bilen bir genç iş aramak için görüşmeye gittiğinde karşı tarafın öneri listesi montaj elemanı ya da üretim işçisinden oluşuyor.
Bazılarına göre bir kişi eğer ihtiyacı varsa taşı sıkıp suyunu çıkarmalı.
Bazılarına göre ise bunca yıl okul sıralarında verilen emeğin karşılığı bu olmamalı!
Ülkemizde genç işsizler, ev genci diye isimlendirilirken çok daha başka bir gündemle karşı karşıyayız: 40 yaş üstüne iş yok.
***
Olanlar karşısında ağlasak mı, gülsek mi?
İş dünyası, en verimli çağındaki 40 yaş üstündeki grubu; artan maliyet ve ego bahanesiyle sistemin dışına itiyor.
Biraz da buna şaşıralım! Yeni mezuna iş yok. 40 yaş üstüne iş yok.
İşveren ara eleman bulamıyor. Ve sistem kitlenmiş bekliyor.
Peki, kim çalışıyor?
***
Çalışanın da çalışmayanın da mutsuz olduğu çağımızda kaos var.
Kimi dinleseniz haklı; bir dokunup bin ah işitiyorsunuz.
Üniversite sayısındaki artış ve toplumun ‘diploma’yı önemsemesinden kaynaklı çok sayıda işsiz mezunumuz mevcut.
Çoğu hayallerinden vazgeçti ve umutsuzca kenarda bekliyor.
Ancak şu an istihdamda olan ve tecrübe kazanmaya devam edenleri ise çok daha büyük bir tehlike bekliyor.
Olur da işsiz kalırlarsa sistemde devam etme olasılıkları giderek düşüyor.
Üstelik emeklilik çağına da en az 20-25 yıllık mesafe var.
Kariyerlerinin en verimli çağında kabul edilen bu grup ne yazık ki görevlerinden ayrılmak zorunda kalırsa çareyi geçici işlerde arıyor ya da onlar da gençlerin başına gelen gibi üretim, montaj sahasında kendisini buluyor.
Buradan şunu anlıyoruz:
İş görüşmeleri sırasında ‘tecrübeniz var mı?’ sorusuna verilecek doğru bir yanıt kalmadı.
‘Hayır’ dendiğinde de kabul görülmeyecek.
‘Evet’ dendiğinde de…
***
Burada dikkat edilmesi gereken hususların başında, maliyet ve ego artışı bulunuyor.
Kıdem arttıkça haklı olarak daha yüksek maaş talebi de artıyor; kişi her ne kadar düşük ücreti kabul edeceğini beyan etse de karşı taraf bunu bir risk olarak görüyor.
Çünkü daha iyi imkânlarda iş bulunduğunda, gitme ihtimali çok yüksek.
Ayrıca kabul edelim ki Türkiye’de beyaz yaka çalışanlar bir dönem fırtına gibi esti.
Bir firmanın insan kaynakları, finans, muhasebe, satın alma gibi birimlerinde yönetici olmak çok önemsendi; bu kişiler de kendilerini vazgeçilmez zannetti.
Haliyle kendileri fark etmese bile dışarıya yansıyan bir ego haiz oldu.
Hiçbir yönetici kendi arenasında iki başlılık istemeyeceği için de işini kaybeden yandı!
***
Hepsi bir yana yıllardır söylediğimiz ‘karanlık fabrika’ gerçeği devrede.
Farz edelim ki her şey düzeldi; savaşlar bitti, ekonomi rayına oturdu, üretimde rekora koşuyoruz, her yer fabrika…
Yine de bunca çalışana, eskisi gibi ihtiyaç olmayacak.
Bundan 10 sene önce revaçta olan yazılım mühendisliği bile hızlıca tarihe karışıyor; çoğu kodlama işlemini yapay zekâ devralıyorken, bir beyaz yakanın ‘ben bu alanın en iyisiyim’ demesi kabulünü sağlamayacak.
Herkes şapkasını çıkarıp önüne koymalı ve ‘ben başka ne yapabilirim?’ sorusunu kendisine sormalı.
Çünkü hiçbir yaş grubuna iş kalmadı!