Özenilen hayatların görünmeyen kısmında neler oluyor?
Sosyal medyada ‘mutlu, zengin, güzel, sağlıklı, zayıf vb.’ olarak kendisini tanıtanlar nedeniyle psikolojimiz epeyce bozuk.
Gizliden gizliye bir yarış içindeyiz ve bu yetersizlik hissi bireyden, topluma dalga dalga yayılıyor. Özellikle gençlerin iyi bir hayat beklentisi buna göre şekilleniyor.
Çalışmadan, kolay şekilde para kazanmak ve hatta mümkünse dünya turu yapabilecek biçimde gelir elde etmek başlıca hedeflerden biri.
Tabii bir de yaşanılası görünen ve bazı kişilerin övgü dolu videolarıyla da perçinlenen yabancı ülke sevdası…
Sanki işe gitmek yalnızca Türkiye’ye has bir faaliyetmiş gibi; gittikleri gezilerden video paylaşanlar sanal bir evreni aktarıyorlar.
Herkes huzurlu; geçim kaygısı yok, hatta insanlar hiç hastalanmıyor ya da hasta olduklarında evlerinde dinlenerek süreci atlatıyor; sanki hep bahar, kuşlar cıvıldıyor…
***
İnsan Kaynakları ve Endüstri İlişkileri bölümünde eğitim alırken örnek vaka incelemeleri yapardık.
İşletmelerde çalışma şekilleri anlatılırken sınıftan biri ülkemizdeki çalışma şekilleri ile ilgili eleştirilerini Amerika ile kıyaslayarak sunmuştu.
O zamanki tepkimle günümüzdeki düşüncem hiç değişmedi:
Dünyanın her yerinde kapitalizmin getirdiği bir sonuç olarak aynı şeyler yaşanıyor.
Bize ise sınırın ötesinden rüya manzaralar pazarlanıyor.
Sanki işsizlik, enflasyon, yoksulluk gibi kavramların doğduğu topraklar Anadolu’ymuş gibi bir tavır içindeyiz.
Hâlbuki 1929-Büyük Buhran, New York Borsası’nın çöküşüyle tetiklenmiş ve ‘Kara Perşembe’ ABD’yi mahvetmişti!
***
Yaşam şartları ile hep gündemde olan ve özellikle teknolojideki gelişmeleriyle kendisine hayran bırakan ülke, Japonya.
Listeye Kore’yi eklemek mümkün zira popüler akımlar arasında olan K-pop, Türkiye’de o kadar çok ilgi görüyor ki Z Kuşağı yaptığı makyajlarla Korelilere benzemeye çalışıyor; bütçe bulan ve yasal sınıra erişenler de ‘çekik göz’ ameliyatı oluyor.
Peki, hiç düşündünüz mü o ülkelerde doğup büyüyenler de sizin onlara duyduğunuz hayranlık kadar kendi yaşantılarından memnunlar mı?
Instagram’da bazen hayattan gerçek kesitler sunanlar da bulunması; bu sanrı ortamını biraz olsun dağıtmayı sağlıyor.
“Japonya’da gece trenlerinde sessiz gözyaşları: Karoshi Gerçeği” başlığı ile yayınlanan video kısa sürede viral oldu.
Sandviç yerken ağlayan takım elbiseli bir genç adam işe gidiyor.
Etkileşim alabilmek için bu tarz paylaşımlara alışkınız ancak sahnenin sahte olmadığı da vurgulanmış. Kâğıt üzerinde resmi çalışma saatleri azalmış olsa bile gerçek durumun hâlâ Japonya’da zorlu olduğu belirtiliyor.
Açıklama metnini paylaşmak istiyorum:
“Bu ağlama sahnesi milyonlarca kişi için son derece tanıdık.
Ülkenin efsanevi çalışma gerçeklerini gösteriyor.
Aşırı çalışmaktan ölmek için özel bir kelime bile mevcut: Karoshi. 2004 mali yılında hükümet, aşırı çalışma kaynaklı ölüm ve ciddi sağlık sorunlarını 1.300’ün üzerinde vaka olarak kaydetti. Bu bir rekor! Bu vakaların binden fazlası ruh sağlığıyla ilgiliydi.
Fazla mesai çoğu zaman raporlanmıyor; çalışanların 10’da 1’i ayda 80 saati aşan fazla mesai yapıyor. Finans, teknoloji ve medya sektörlerinde 60-80 saat arası fazla mesai ise normal kabul ediliyor. Baskı bununla da sınırlı değil; firmalar çalışanların tam bağımlılığını istiyor.”
Yani bize öğretilen Japon çalışma felsefesi -ölene kadar aynı iş yerinde çalışma- durumu gerçek!
***
Yavaş yavaş dünyaya yayılan bu akım yalnızca Japonya’nın sorunu değil elbette.
Uzun çalışma saatlerinin dünya genelinde 745 binden fazla ölüme sebep olduğu raporlanmış. Çalışanların yüzde 60’tan fazlası artan stres seviyeleri nedeniyle bunalımda.
Şu ifadeyi çok beğendim; durumu çok güzel özetliyor:
Karoshi, küresel bir epidemi!
Türkiye’de de sanayide çalışanlardan benzer şikâyetleri duyuyoruz; mesaiye kalmanın zorunlu olduğu, uygulanan kesintilerle de almaları gereken ücretin düştüğünü iletiyorlar.
Bir gün kapitalizm yıkılır, sistem değişirse tarih bunları gelecek nesillere ‘karanlık çağ’ diye aktarıyor olacak…