1 Mayıs’ı geride bıraktık…
Emekçilerin meydanlarda bayram kutlamasını beklerken; alanda toplananlardan bazılarının durumu provoke etmek için sloganlar attığını da gördük, Türkiye’de kimsenin hakkına sahip çıkmak için gayreti olmadığını da…
Tarihsel sürece bakınca, uğruna mücadele verilmemiş hiçbir şeyin zorla toplumlara kabul ettirilemediğini idrak edebiliyoruz.
Bizde, Fransa’daki gibi ne bir işçi sınıfı ne de sendikal ruhun olmadığı aşikâr. Bu ifadelerimden ötürü bazıları alınıp, sinirleniyor.
Biliyorum!
Ancak özellikle son yaşanan ‘Madenci Olayı’nda da görüldüğü üzere bir avuç insana yalnızca yine bir avuç gönüllü, duyarlı insan destek verdi. 1 Mayıs için yazdığım yazıya, sosyal medyadan yapılan yorumlar arasında sendikalara eleştiriler çığ gibi büyüdü.
Tuhaftır ki tepki gösterenler arasında işçi olan azdı; akademisyenlerden, muhtarlardan, üniversite gençliğinden ses geldi de hayatta kalmak için alın teri dökenlerden ses gelmedi.
Gerekçe olarak işten atılma korkusu gösterildiği için hiç kimseyi yargılayamıyor, kınayamıyorum.
Bozuk düzenin içinde çarklarda öğütülmeden yoluna devam etmek gerçekten zor. Hele bir de ‘anormal yaklaşımları’ olması gereken diye lanse edenler yok mu?
Bugün size bunun örneğini verecek ve iş hayatının ne hâle geldiğini göstereceğim.
İşte bir modern kölelik hikâyesi daha…
***
Sosyal medyada yüzlerce yorumu -çoğu hakaret dolu- peşinden sürükleyen ve bence ne söylediğini bilmeyen bir üst düzey şirket yöneticisi gerçekleştirdiği mülakatlardaki tutumunu gülerek ve böbürlenerek aktarıyor. Tavrı ve kullandığı ifadeler insanı çileden çıkarıyor; çağın insan kaynakları tavrını da net bir şekilde ortaya koyuyor.
Ama suç bizde, hepimizde… ‘Kariyer’ diyerek uğrunda en güzel yaşlarımızı heba ettiğimiz sürecin sorumlusu bizleriz!
Geldiğimiz noktada tüm kimliğini unutup, işe ait olmak matah sayılıyor; buna başkaldıran gençler ise tembellikle suçlanıyor.
Belli bir yaş grubunun emekliye ayrılmasıyla birlikte bu zihniyetin yıkılacağı kesin ama buna hâlâ vakit var.
Ne yazık ki katlanmak zorunda bırakılıyoruz.
Gelelim kendisini skandal açıklamayla bitiren yöneticinin söylemlerine:
“Mülakat yaptığım herkese şunu söylüyorum: Burası bir şirket değil. Burası bir ütopya ve sen buraya iş-yaşam dengesi, primler, sağlık sigortası için geliyorsan hiç konuşmayalım. Çünkü burada bizim yaratmaya çalıştığımız bir hayal var ve buna adanmış insanlar var. Bunu kendileri ve şirket için değil ülke için yapıyorlar. ‘Sen bu savaşa hazır mısın?’ diye soruyorum. ‘Ve bundan zevk alacak mısın? Mutlu olacak mısın? Bu senin işin mi olacak yoksa hayat tarzın mı?’ Bunları soruyorum. Zaten mülakatlarımız çok farklı. Ateşi, ışığı gördüğüm, aileme katarmışçasına seçtiğim insanları işe alıyorum. Ben onları ailemden daha çok görüyorum. Belki günde 18 saatimi, haftanın 7 gününü birlikte harcadığım insanlar onlar…”
***
Yorumlamaya nereden başlamalıyız?
Çalıştığı firmaya duyduğu aidiyet herhalde tüm şirket sahiplerinin iştahını kabartmıştır.
Kraldan daha kralcı olmak bu olsa gerek.
Ama hayata bir kere gelip de tüm ömrünü bir başkasının daha fazla kazanabilmesi için harcamak akıl kârı değil!
Ne demek aileden daha çok diğer çalışanları görmek?
Elbette kişisel tercihtir ama bunun birine dikte edilmesi; ‘olması gereken’ diye sunulması konuşmanın skandala dönüşmesinin sebebi.
Yorumlar arasında şunlar var:
“Ülkeye değer katmak istiyorsanız, 18 saatinizi toplum yararına çalışan derneklerde harcayın. Şirketten size hisse veriyorlar galiba…
Firmaya yazık diyeceğim ama ortaya çıkıp, konuşmasına cesaret verildiğine göre kurum buna müstahak.
Bir İK yöneticisi olarak böyle saçma bir şey dinlediğim için utandım!
İnsanlar dengesini kaybetmek için mi çalışıyor?”
***
Bir marka itibarı bu şekilde yıkılırken; cafcaflı duran ve göz kamaştıran yıldız işletmelerin karanlık zihniyetini öğrenmiş olduk.
Gençlerin dokunuşu, krallıkların yıkılması gibi etki yaratacak; şüphe kalmadı!