Dönüşüm çağının zorluklarını hissetmeye başladığımız bugünlerde Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, Türkiye’nin toplumsal travmalarını, değişim sancılarını ve siyasete yansıyan psikolojik reflekslerini anlattı: “İnsanlar hem ülkesine kızıyor hem de vatan uğruna ölmeye hazır. Arafta bir ülke!”
“İnsanlık tarihinin belki en kısmetli, belki de en kısmetsiz nesliyiz. Bir ömür değişmek ve yeni gelişen dünyaya adapte olmak zorunda kalmış göçebeleriz” sözleriyle başlıyor Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak’ın ‘Duvar-Tarih Geri Dönüyor’ kitabı…
Benim için her yazdığı her anlattığı çok kıymetli.
Üsküdar Üniversitesi-İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı olan Prof. Dr. Kaynak; ‘Politik Psikoloji’ alanında hem ülkemize hem uluslararası arenaya adını altın harflerle yazdırdı.
Gönül isterdi ki tüm kariyerini burada paylaşayım ki örnek olsun!
Uluslararası Politik Psikoloji Derneği tarafından verilen 2026 Nevitt Sanford Ödülü’nü de alan Deniz Ülke Hoca ile röportaj yapabilmek beni çok mutlu etti; bir saat süren sohbetimizden o kadar çok aktarmam gereken var ki -Türkiye’nin travmaları, karar verme süreçlerinde bu travmaların etkileri, siyasi çalkantılar, benlik bulma telaşı vb.- sözü uzatmadan soru-cevap bölümüne geçmek istiyorum.
Keyifli okumalar dilerim…

SADAKAT KALMADI!
Günümüzün en yaygın korkusu, teknolojideki gelişmelere bağlı olarak, ‘Bize ne olacak?’ sorusuyla karşımıza çıkıyor…
Hocam, sahi bize ne olacak? Nasıl bir değişim var?
İnsanın en önemli özelliği yeni koşullara uyum sağlayabilmesi ve o değişimi yorumlayabilmesidir. Her değişimde yoğun bir kaygı duyulur, bu normaldir ama adapte olunur. Yeni kitabımı yazarken Kafka’nın Dönüşüm eserini örnek aldım. Çünkü Kafka, Sanayi Devrimi’nin derin psikolojik değişimlerini hissetmiş, kaygı duymuş ve bunu kaleme almış. Sanayi Devrimi’nde insanların bedeni değişmiş ama zihinleri aynı kalmış. Hatırlarsanız, kitabın karakteri Gregor Samsa sürekli çalışan, bedenini sanayi çarklarında bırakmış, ailesi tarafından eve gelir getirdiği için sevilmiş biridir.
Samsa bugünün dünyasında yaşamış olsaydı; bedeni aynı kalan fakat zihni değişmiş biri olarak karşımıza çıkacaktı.
Kelimelerle, bilgilerle, ritüellerle düşünürüz. Şu anda bunlara karşı bir atak var. Sadakat duygusu zedelenmiş durumda.
Öğrencilerime sordum: “Babanız size 10 sene hiç bozulmayacak bir telefon mu alsa mutlu olursunuz yoksa bir sene idare edebilecek albenili, popüler bir telefon mu?”
Zaten sorunun en başında ‘10 sene’ ifadesini duyunca dehşete düştüler; kullanıp-atmak istiyorlar. Çocuklar aynı oyuncakla iki-üç kere oynayamıyor, bir oyuncak bebekle özdeşim kuramıyor.
Bu her şeye yansıyor.
Sadakat duygusunun kalkması her şeyi yenileme getiriyor; bayrağa, aileye, eşe, çalıştığın şirkete… Aidiyet bağlarının zedelenmesi önemli bir şey. Yeni kültürel formatlar oluşuyor!

KÖTÜ DÜNYA SENDROMU
Türkiye’de önü alınamayan mutsuzluk ve umutsuzluk hâlinin sebebi bu değişim mi?
Umutsuzluk ve karamsarlık ülkemize özgü. Daima kara propaganda yapılıyor. Dünyanın en korkunç ülkesinde yaşadığımız empoze ediliyor. Ama bizden ekonomik ve siyasal koşulları daha kötü ülkeler de var. Buna rağmen bizim kadar mutsuz, umutsuz, karamsar olanı da yok! Durum ‘Kötü Dünya Sendromu’na dönüştü.
Kimse sahip olduğundan memnun değil, ‘yarın daha da kötü olacak’ diyorlar. Suriye’den, Somali’den daha mutsuz olmamızı gerektirecek bir şey yok. Ama dünyanın en öfkeli uluslarından birisiyiz.
Son 50 yıla bakın…
İçine doğduğumuz ile şu anda yaşadığımız şartlar arasında olumlu farklar olmasına rağmen karamsarlık bir kültüre dönüştü. Bu öğrenilmiş değil öğretilmiş bir çaresizlik.
Bundan çıkmanın yolunu bulmalıyız.
REGRESİF OLMA RİSKİ
Peki, bu döngüden çıkamazsak ne olur?
PROGRESİF TOPLUM -sürekli gelişimi, yeniliği ve sosyal reformları savunan, geleneksel kalıpları sorgulayan; bilim, akıl, eşitlik ve adalet ilkelerine dayanan yapı- olmaktan çıkıp, REGRESİF TOPLUMA -ilerleme yerine gerileme eğilimi gösteren, sosyal, kültürel, ekonomik veya aydınlanma düzeyinde kazanılmış modern hak ve değerleri kaybederek daha ilkel, katı ya da geleneksel formlara dönen toplum yapısı- dönüşülür.
Yani toplum umudu geçmişte aramaya başlar.
Mutlu eden gelecekte bir dronu havalandırmak olmaz; 1299’da Osmanlı’nın, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ya da 1990’ların ruhu olur. Referans geçmişe verilir.

STATÜ ÖZLEMİ
Tanımlara bakınca, ‘tüm dünyada geçmişe dönük bir özlem var’ genellemesini yapabilir miyiz?
Evet, tüm dünyada geçmişe dönük özlem artıyor. Bu da siyasete yansıyor.
Amerika yeniden büyük olmak,
İsrail yeniden Davut’un ülkesini kurmak,
Rusya sahaya dönmek,
Çin, utanç yüzyılından kurtulup, yeniden zirveye çıkmak istiyor.
Türkiye’de de ‘Yeni Türkiye’ söylemi var.
Aslında herkes geçmişteki statüsünü özlüyor.
İnsan zihninin yeni kapısı geçmişe açılıyor!
OTORİTER SİSTEMİN YÜKSELİŞİ
Ülke içinde umutsuzluk hâkim ama Türkiye dışarıdan nasıl görünüyor?
Ülke içindeki algının tam tersine Türkiye’nin uçtuğunu düşünüyorlar. Türkiye’nin askeri anlamda çok kuvvetlendiğini görüyor ve ‘durduramadık’ diyerek kendilerini suçluyorlar. Hayranlık da duyuyorlar.
Tabii anti-demokratikleşen bir yapımız da var. Ama bakıyorum, demokrasiden de çok fazla söz eden yok.
*Neden demokrasi odak noktası değil?
Dünyada çok fazla kriz yaşandı; ekonomik krizler, pandemi, doğal afetler… Bunlar liberal sistemin kolay cevap bulamadığı, daha otoriter sistemlerin çare olduğu şeylere dönüştü. Denetleyici devlet yaklaşımı; insan bedeni üzerinde tahakkümde bulunan bir devlet anlayışı unutulmuştu. Krizlerle liberal toplum şoka uğradı. Eve kapandık, gezmeye çıkamadık, aşı zorunlulukları geldi vb. 11 Eylül saldırılarından bu yana otoritenin geri geldiğini gördük. Dikkat ederseniz siyasi sistemler değişiyor; önümüzdeki çatışma bambaşka şekillenecek…

İÇ ÇATIŞMA RİSKİ
Türkiye’de, toplumun yaşanan krizlere karşı tepkisiz kaldığına dair yaygın bir görüş var. Sizce sebebi nedir?
İnsanların olduğu gibi toplumların da farklı incinebilir yönleri var. Türkiye ekonomik krizle çok kırılmıyor. Alışmanın ötesinde ekonomik krizi hafifletecek sosyal dayanışma ağlarımız var. Aile, eş-dost, eli ekmek tutan herkes birkaç kişiye bakar. Bu önemli bir şey. Başka ülkelerde büyük olaylar çıkaracak ekonomik gidişat Türkiye’de içselleştiriliyor.
*Asıl kırılma ne zaman olur?
Bizim için en riskli şey iç çatışmaya neden olacak mezhepsel-etnik tahriktir.
2013 yılı çok riskliydi. Arap Baharı gerçekleşmişti. Halklar sokaklara dökülüyordu. Türkiye’de sokaklara milyonların akması hâlinde devletin alabileceği -sert müdahale dışında- bir önlem yoktu. Barış sürecinin devam ediyor olması insanları evinde tuttu. Kürtler, ‘Gezi Parkı Olayları’ döneminde bile sokağa çıkmadı. İç savaş ortamı tahrik edilirse insanların öfkeleri kontrolden çıkabilir.
Devletle insan birbirinden memnun olmaz. Devleti çok sevmeniz gerekmiyor ama kurallarına uyuyorsanız seviyorsunuz demektir! Ama insan insanla çatışırsa o zaman kolektif yaralanma başlar. Yeniden bir araya gelmek zor olur bunun hep engellenmesi lazım.
İHANETE TOLERANS YOK!
Peki, biz travma toplumu muyuz?
Osmanlı’nın yıkılışı bir travmadır ama biz yaşanan travmaya rağmen zafer toplumuyuz. Yedi düvele karşı savaşmış, kazanmış, zafer anlatısı üzerine kurulmuş bir ülkeyiz.
*Yıkılıştan sonra ‘yeni ülke kimliği’ nasıl oluşturuldu?
Tarihin en zor yıkılan imparatorluğu Osmanlı’dır. Birkaç yüzyıl sürmüş, kolay değil…
Bu süreçte kimlik oluşturulurken stratejik hareket edilmiş ve İstanbul’u işgal edenler değil, Osmanlı’nın son padişahları yıkılışı engelleyemedikleri için suçlanmış. Suç ölmüş-bitmiş bir sisteme yıkılmış; medeniyet Batı’da denilerek, işgalcilere karşı bir rövanş arayışına girilmemiş. Bu önümüze bakmamızı sağlamış. Haliyle dışarıdan gelecek tehlikelere karşı endişelenmiyoruz.
Örneğin Yunanistan. Düşman oluruz, savaşırız sonra barış imzalarız. Yunanistan’la iş birliği de yapılır.
Bir parantez açayım…
Onlar için durum farklı.
1453’ten bu yana Hristiyan dünyasında İstanbul’u kaybedişten daha büyük bir çöküş yok.
Yunanistan tarafında; kolektif travmanın kendilerini tetiklemesini durduramıyorlar. İstanbul’un kaybını atlatamadılar ve Türkiye’den korkuyorlar.

Bizim için düşmanlardan biri de Tebaa-i Sâdıka’dır. - Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete ve padişaha bağlı gayrimüslim nüfus.-
İhanet içeriden gelmiş; Ermeniler ve Rumlara kızılmıştır. Türk ulusal kimliği, iç haine daha hassastır; ihanete tolerans yoktur!
NARSİST VE KAYGILI
Türkiye’nin siyasi tarihi en çok hangi psikolojik refleksi üretti?
*İlki Sevr Paranoyası.
Bölünme ve parçalanma kaygısı kolektif hafızada en güçlü yeri olandır. Osmanlı yıllara yayılan süreçte parçalanarak tükenmiştir. Dış desteklerle, ihanetle parçalanma yaşanmıştır. Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü bu nedenle vurgulanır. Anadolu son kaledir, kaybedilemez. Çok önemlidir.
*İkincisi Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılması-Narsistik.
Bizim imparatorluğumuz vardı. Bu narsist bir kültür getiriyor. Özdeğeri yükseltebilmek için bunu düşünüyoruz. En kötü şartlardan ‘Atalarımız güçlüydü’ diyerek çıkıyoruz.
*Üçüncüsü ise aşağılanmışlık ve hasta adamlık sendromu.
Batıya öykünme, kendini ispatlama çabası var. İngilizce konuşma diktesi bu aşağılık kompleksinin sonucudur. Yabancı dili aksan olmadan konuşmak, üst düzey insan olma koşuludur. Dünyanın hiçbir yerinde bu yoktur.

OKSİMORON TOPLUMU
Türkiye bir insan olsa hangi psikolojik tanıyı koyar ve öncelikle tedaviye başlardınız?
Ülkemiz depresif. Öncelikle O’na düşündüğün kadar kötü değilsin telkininde bulunurdum. Değerli hissetmesi için terapi gerekirdi. Öte yandan paranoid şizofreni -gerçeklikten kopma, hayaller görme ve başkalarının kendisine zarar vereceğini düşünme- de var. Kendisini sürekli bölünme ihtimaline karşı tehdit altında hissediyor. Norveç’te böyle bir şey yok mesela. Oksimoron -birbiriyle çelişen veya tamamen zıt iki kavram- kavramlar da bir arada. İnsanlar hem ülkesine kızıyor hem de vatan uğruna ölmeye hazır. Arafta bir ülke!
‘TAHMİN ETMİŞTİM!’
Resmini çizdiğimiz ülke profiline göre seçim sonuçlarına şaşırıyor musunuz?
Ben böyle olacağını biliyordum, söyledim de hatta kızdılar bana.
Travma altındaki topluluklar devletin şefkatli kollarından ya da Allah’tan başka bir şeye sığınamaz.
Yani sandıktan AK Parti’nin çıkacağı belliydi. 6 Şubat Depremi, insanlık tarihinin en büyük travmalarından biri. O bölgede muhalefetin hiç beklemediği sonuçların alınmış olması aslında çok normal. Çünkü şu anda fark edilmeyen, gündemde olmayan büyük işler yapılıyor. Yeniden şehirler kuruluyor, hayat inşa ediliyor. AK Parti’nin kazanacağını görmüştüm.
*Önümüzdeki süreçte neler olur? YENİ Parti ana akım partilerin yerine gelebilir mi?
Şu anda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi var. Parti olarak işgal edilen koltuk sayısının önemi yok. Yani partilerin değil de hareketlerin önemli olduğu sürece giriyoruz. YENİ Parti, siyasi hareket olarak görüyorum. Söylemleri henüz bilmiyoruz. Hoşnutsuz kitleleri toparlayabilecekler mi? Birlikte göreceğiz… Türkiye’deki temel ayrışma küreselcilerle, ulusalcılar arasında. Bu partilerin kendi içinde de ayrışmalara neden oluyor.
ATATÜRK, BİR KİMLİKTİR!
Mustafa Kemal Atatürk de bir Osmanlı subayıydı! Ancak günümüzde Osmanlı’yı ve Türkiye’yi birbirinden ayrı düşünenler ve ülkenin kurucusuna düşmanlık besleyenler çıkabiliyor. Bu nasıl açıklanabilir?
Mustafa Kemal Atatürk kişi değil kimliktir.
Neyi sembolize eder? İstiklal Harbini, yeniden kimlik kurma ve devam edebilmeyi. O dönemin şartlarına bakınca her şeyin olağanüstü olduğunu görüyorsunuz; ordu yok, iktisadi şartlar bitik. Diğerlerinin her şeyi var ve Osmanlı’nın bıraktığı topraklara yayılmak, hasta adamı parçalamak istiyorlar. Halkta ulus bilinci yok. Mustafa Kemal’in Osmanlı paşası olması halkın savaşmasını sağlıyor. Üstelik firarlar da var. Muazzam stratejik kararlar alınmış ve ülke kurtarılmış. Bugün oturup, 15. yüzyılda İngiltere’de nasıl demokrasi olmaz diye eleştirmek akılsızlıksa o zamanın koşullarında Atatürk’ü eleştirmek de akılsızlıktır.

LİNÇ KÜLTÜRÜ
Açıklamalarınız nedeniyle size sağcı ya da solcu yaftalaması oluyor mu?
İlginçtir ki hiçbir yerde durmadığım için de suçlanıyorum. Sosyal medya bir bataklık, onu ciddiye alırsanız başa çıkamazsınız. İnsanlar farklı düşüncelere sahip. Örneğin babam -Eski Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) mensubu, iktisatçı ve yazar Prof. Dr. Mahir Kaynak- çok farklı düşünürdü, sosyal medyanın olduğu ortamda yaşasaydı çok ağır linçlere uğrardı. Herkesin düşündüğünün tamamen tersinde düşünürdü. Şu anda bakınca bunun ne kadar değerli olduğunu görüyorsunuz. İnsanlar sosyal medyadaki düşüncelere inanmasa bile yaklaşmaya ve aidiyet oluşturmaya çalışıyor. Kim beni tarif etme cüretine sahip olabilir ki, özgür ruhuma aykırı. Akademi dünyası düşüncelerin en özgür olduğu yer buna rağmen kendimi en zor tarif ettiğim dönemdeyim. Linç kültürü ve yargı mekanizması devrede. İnsanın yanlış düşünme özgürlüğü de elinden alındı.
Son olarak iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Değişim ve dönüşüm çağında umutsuzluğa kapılmamalıyız. Her durum kendi içinde fırsatları barındırır, bunlara odaklanmakta fayda var.