Her kesimden görüş alınarak incelenmesine inandığım ‘süresiz nafaka’nın kaldırılmasıyla ilgili tartışmada en çok kadınların söz sahibi olması gerekliliğini daha önce vurgulamıştım.
Bu süreçte çeşitli derneklerle görüştükten sonra konuyu hukuki boyutuyla ele alabilmek adına Avukat Fatmanur Altun ile de görüştüm.
Altun’un açıklamalarıyla sizi baş başa bırakıyorum…

GÜVENCE KALKIYOR!
‘Süresiz nafaka’nın kaldırılmış olması bazılarını çok sevindirirken, bazı çevrelerde de endişe yarattı. Siz durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihli kararında, Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan “süresiz nafaka” hükmünü oy çokluğuyla iptal etmesi, yüksek yargı koridorlarında teorik bir hukuki zafer gibi görünebilir.
Ancak hayatın olağan akışına, sokağın gerçeğine ve en önemlisi bu ülkenin sosyo-ekonomik dinamiklerine bakıldığında, bu karar ne yazık ki büyük bir toplumsal adaletsizliğin kapısını aralamaktadır.
Bir hukukçu olarak, biçimsel bir “eşitlik” anlayışıyla alınan bu iptal kararını doğru bulmadığımı ve endişeyle karşıladığımı belirtmek zorundayım. Kaldı ki mevcut kanun, hâkime zaten geniş bir takdir yetkisi tanıyor, her somut olayın özelliğine göre durumun değerlendirilmesini ve nafakanın yoksulluk şartına bağlı olarak belirlenmesini mahkemenin vicdanına bırakıyordu. Bu güvencenin toptan ortadan kaldırılması, köklü yapısal sorunları görmezden gelmektir!
YAPISAL ADALETSİZLİK
Derneklerin üzerinde durduğu ana sorun kadınların iş hayatına yeniden girmeleri yönündeki engeller. Bu konuda sizin düşünceleriniz neler?
Meseleyi iki temel varsayım üzerinden masaya yatırmak gerektiği kanaatindeyim.
İlk senaryoda, kadının evlilik birliği öncesinde çalıştığını düşünelim. Çocukların doğumu, ev düzeninin sağlanması ya da eşin talebi doğrultusunda kadın iş hayatından ayrılmış olabilir. Altında yatan sebep ne olursa olsun, bu karar aile birliğinin devamı için alınmış ortak bir karardır. Evlilik çok uzun yıllar sürmemiş olsa bile, çalışma hayatına aile için ara veren birinin mesleki bilgilerinin körelmesi, sektörün gerisinde kalması muhtemeldir. Bu kadının boşanma sonrası özel sektörde yeniden iş bulması mucizelere bağlıdır; bulsa bile alabileceği ücret çoğunlukla asgari sınırı geçmeyecektir.
***
İkinci senaryoda ise kadının evlilik içinde hiç çalışmadığını varsayalım. Türkiye’de evlilik birliği kurmak adına şehir değiştiren, ailesini, köklerini ve tüm sosyal çevresini geride bırakarak bambaşka bir coğrafyada yeni bir yaşam kuran milyonlarca kadın var. Bu durumdaki bir kadının, boşanma sonrasında kurulu düzeni ve eğer varsa çocuklarının hayatını altüst etmemek adına ailesinin yanına dönemediğini, yabancısı olduğu o şehirde hayata sıfırdan başlamak zorunda kaldığını düşünün. İstihdama katılması neredeyse imkânsızdır.
***
Şehir değişikliği olmasa dahi ortada yapısal bir adaletsizlik vardır: Erkek dışarıda mesai saatlerine bağlı olarak ekonomik güç ve kariyer elde ederken, kadın evin içinde mesai kavramı olmaksızın, 7/24 aralıksız çalışmaktadır. Ne var ki bu emeğin ne sigortası yatmakta ne de bir maaş karşılığı bulunmaktadır. Kadın, erkeğin kariyer basamaklarını daha rahat tırmanması için kendi “fırsat maliyetini” feda etmektedir.
KADINLAR MAHKÛM EDİLDİ!
Bu gelişme, kadınları mutsuz bir evliliğe mahkûm eder mi?
İptal edilen TMK 175, özü itibarıyla bir "yoksulluk nafakası" düzenlemesidir. Yani evlilik sonlandığında, kadının derin bir yoksulluğa ve sefalete düşmesini engellemeyi amaçlayan koruyucu bir şemsiyedir. Yoksulluk durumu yoksa zaten uygulanmamaktadır. Bu koruyucu şemsiyenin elinden alınması, kadının en temel ekonomik güvencesini yok edecektir. Nafaka güvencesi olmayan bir kadın, boşanma davası açmaya çekinecek; mutsuz olduğu, belki de fiziksel ve psikolojik şiddet gördüğü bir evliliğe ve o eşe boyun eğmek zorunda kalacaktır.
Nitekim TBMM bünyesinde kurulan Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu raporları da bu acı gerçeği yüzümüze çarpmaktadır: Kadın ölümlerinin ve kadına yönelik şiddetin altındaki en büyük nedenlerden biri “ekonomik çaresizliktir.” Süresiz nafakanın iptali, çaresiz kadını şiddet failinin insafına terk etmek demektir.
Bunların yanında, aile hukuku alanında maddi ve manevi tazminat taleplerinin de patlama yapabileceği kanaatindeyim. Aile hukuku alanında gelmesi planlanan arabuluculuk kurumunun altında yatan temel sebeplerinden birinin de TMK md 175’in iptal edilmesi olması muhtemeldir. Bu durum da yargının iş yükünü hafifletmeyecek aksine ağırlaştıracaktır!
Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmiş olabilir; ancak yasa koyucunun, yani TBMM’nin önünde şu an hayati bir ödev durmaktadır. Kadının ekonomik güvencesini tehlikeye atmayacak, toplumda infial yaratmayacak acil alternatif düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
*****************************************************************
Ciddi meselelerde alınan kararlar tüm toplumu derinden etkiliyor.
Varlığını kanıtlamakla boğuşan kadınları yine zorlu bir süreç bekliyor.
Sırası geldikçe farklı alanlardan uzmanlarla aynı konuyu konuşmaya devam edeceğiz.
Siz de yorumlarınızı iletebilir; sosyal medya kanallarından bizimle iletişime geçebilirsiniz…