Bu gece lambaları söndürün. Sizi bir asır öncesinin o zarif ve vakur sükûnetine davet ediyorum. Zihninizin kapılarını aralayın, derin bir soluk çekin. Ekranların parlak ışığından, bitmek bilmeyen veri akışından usulca uzaklaşıyoruz. Zamanın o naif perdesini kenara itiyoruz. Çocukluğumda elektrikler kesildiğinde babam sobanın yanına oturur, başından geçenleri, eski masalları ve efsaneleri anlatırdı. Biz de pür dikkat dinlerdik, defalarca dinlesek bile sıkılmazdık. Psikoloji bugün buna güvenli bağ kurma anları diyor. İnsan sesi, özellikle de bir büyüğün sesi, ruhu sakinleştirir. Belki de bu yüzden Kur’an’da insanın kalbinin ancak sükûnla yatışacağı hatırlatılır.
Yıl bin dokuz yüz doksanlı yılların başı. Dışarıda gümüşi bir ay ışığı, kar taneleri sokak lambalarının altında ağır ağır yere süzülüyor. Şehirlerin o kendine has dingin kokusu genzinizde. Biz ise kerpiç ya da ahşap bir evin en sıcak köşesinde, hayatın telaşsız ritmine misafir oluyoruz. Az eşya, çok anlam vardır bu evlerde. Peygamberimizin dünyada bir yolcu gibi ol tavsiyesi sanki bu odaların duvarlarına sinmiştir. Sahip oldukların değil, taşıyabildiklerin kıymetlidir.
Odanın kalbinde yanan döküm soba, sadece mekanı değil, yorgun gönülleri de teskin eder. Sobanın üzerindeki güğümden yükselen ince buhar odaya bereket gibi yayılır. Köşedeki sedirde oturan dedeler seferberlik hatıralarını, uzak diyarların hikayelerini ağır ağır anlatır. Bu anlatılar sadece geçmişi değil, sabrı ve dayanmayı öğretir. Psikolojide hikâye anlatımının iyileştirici gücünden söz edilir. İnsan acıyı paylaştıkça hafifler.
Gölgeler kandil ışığının titrek alevinde duvardan duvara selam durur. Kimsenin elinde telefon yoktur. Zihninde yarına yetişecek mesaj kaygısı bulunmaz. O vakitlerde kış, dış dünyadan kopup iç dünyaya hicret etme mevsimidir. Gece, saniyelerin yarışı değil, tefekkür vaktidir. Kur’an’da gecenin dinlenme kılındığı hatırlatılır. İnsan fıtratı bu düzene alışkındır.
İnsanlar uykuyu bir görev gibi değil, ruhun dinlenişi olarak görür. Yatsıdan sonra çekilen el ayak, gece yarısı uyanılan sessiz demlerle taçlanır. Sobaya atılan son bir odun parçasının sesi gecenin tek senfonisi olur. Kanaviçe işlemeli örtüler, el emeğiyle yoğrulmuş her eşya bize sabrı fısıldar. Acele etmeden yaşamanın sırrını bilirler. Modern psikolojinin bugün bilinçli farkındalık dediği şey, onların hayatında zaten vardır.
Sofrada belki yalnızca sıcak bir somun, biraz çökelek ve taze demlenmiş çay vardır. Ama o mütevazı sofranın bereketi bugünün en lüks masalarında bile bulunmaz. Çünkü orada samimiyet vardır. Yan yana diz çökmüş aile fertleri, dışarıdaki ayaza rağmen birbirinin varlığıyla ısınır. Paylaşmanın bereketi ayetlerde boşuna vurgulanmaz. Az ama helal olan doyurur.
Bu hayali seyahatten bugüne cebimizde tek bir hisle dönmeliyiz. Sahicilik. İmkânlar kısıtlıdır, yollar çamurludur, teknoloji yoktur ama söz senettir, dostluk ağırdır. Psikoloji der ki insanı tüketen şey yoksunluk değil, anlamsızlıktır. Bu yüzden o dönemin insanı daha az şeye sahip olsa da daha huzurludur.
O günlerin kış gecelerinde radyo bile her evde yokken insanların tek eğlencesi birbirlerinin sesidir. Masallar sadece çocuklara değil büyüklere de ders verir. Her kelime tartılarak söylenir. Bugün ise her yanımız gürültüyle çevrili. Sessizlikten kaçıyoruz. Oysa sessizlik insanın kendini duyduğu yerdir. Bir asır evvelki insan karanlıktan korkmazdı. Çünkü içindeki ışığı yakmayı bilirdi. Sobanın üzerindeki kestane kokusunun, ıhlamur buğusunun insanı nasıl iyileştirdiğini modern bilim hâlâ tam açıklayamıyor. Belki de bazı şifalar ölçülemez.
Zaman makineniz olsaydı ve o soba başında bir gece geçirme şansınız bulunsaydı, kiminle dertleşirdiniz? Belki hiç tanımadığınız bir büyük dedeniz, belki tarihin içinden bir bilge. O gece orada sadece ruhlar konuşurdu. Eşyanın kölesi olmayan, anın kıymetini bilen, sabrı erdem bilen insanların arasında bir gece geçirmek bugünün bütün yorgunluğunu silerdi. Şimdi o odayı zihninizde canlandırın ve o derin sükûnete kendinizi teslim edin. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan tek şey biraz sessizlik, biraz hatıra ve hakiki bir huzurdur.
Belki de bu yüzden, her yazıda biraz geçmişe biraz da kendimize dönüyoruz. Aynı sobanın başında değil belki ama aynı arayışın içindeyiz. Huzuru yeniden hatırlamak için. Bir sonraki yazıda, yine kalbin yolunu dinlemek üzere...