Büyükşehrin o bitmek bilmeyen gürültüsü, trafiği ve üzerimize çöken beton griliği arasında bazen kendimize şu soruyu soruyor muyuz: "Ben gerçekten ben miyim?" Yoksa her gün taktığımız maskeler, ezberlediğimiz replikler ve başkalarından ödünç aldığımız hayatlar arasında asıl kendimizi mi kaybettik?
Eğer bu varoluşsal sancı size tanıdık geliyorsa, Türk edebiyatının zirve noktalarından biri olan, Orhan Pamuk’un 1990 yılında yayımlandığında yer yerinden oynatan başyapıtı "Kara Kitap" ile tanışma vaktiniz gelmiş demektir.
Gelin, bu labirent gibi romanı birlikte, bir fincan çay eşliğinde ve derinlemesine bir sohbet tadında inceleyelim.
Romanın ilk bakıştaki konusu bir polisiye gibi durur: Avukat Galip’in, ansızın ortadan kaybolan eşi Rüya’yı ve gizemli köşe yazarı kuzeni Celâl Sâlik’i İstanbul’un puslu sokaklarında araması. Ancak sayfalar ilerledikçe anlarız ki Galip, aslında Rüya’yı değil, kendi kimliğini aramaktadır.
Pamuk bize şu sarsıcı soruyu fısıldar: "İnsan kendisi olabilir mi?" Galip, Celâl’in yazılarını okuyarak, onun adımlarını takip ederek ve hatta sonunda onun gardırobuna girip kıyafetlerini giyerek adeta onun ruhuna bürünür. Bu "başkası olma" arzusu, aslında modern insanın en büyük trajedisidir. Büyükşehirde milyonlarca kişiyle iç içe yaşarken, aslında her birimiz bir başkasının kopyası haline mi geliyoruz? Bu durum, romanda Galip'in Celâl'in yazı masasına oturup onun yerine yazı yazmaya başladığı o meşhur sahnede zirve yapar.
Orhan Pamuk bu romanı yazdığında henüz Nobel yoktu, dünya çapında bir şöhret de yoktu. Ama belli ki kafasında büyük bir mesele vardı. “İnsan kimdir?” sorusu. Daha doğrusu “İnsan kendisi olabilir mi?” sorusu. Avukat Galip’in kaybolan eşi Rüya’yı araması bu sorunun görünen yüzü. Asıl mesele ise Galip’in kendi sesini aramasıdır.
Roman bir kayıpla başlar. Evde bir boşluk vardır. Bir mektup bırakılmıştır. On dokuz kelime. Ne, nereye gidildiği bellidir ne de dönülüp dönülmeyeceği... Galip o andan sonra sokak sokak dolaşır. Nişantaşı’ndan Beyoğlu’na, eski apartmanlardan karanlık pasajlara kadar yürür durur. Yürüdükçe İstanbul açılmaz, tam tersine kapanır. Çünkü bu şehir hatıralarla doludur. Hatıra çoksa sessizlik de fazladır.
Galip’in yolu bir noktada Celal Salik’e çıkar. Gazetede yazılar yazan, çocukluktan beri hayran olunan biri. Galip onun yazılarını okudukça kendini kaybeder. Başkasının cümleleriyle düşünmeye başlar. Başkasının yerine geçmenin mümkün olup olmadığını dener. Romanın en rahatsız edici tarafı da burasıdır. Çünkü bu durum bize hiç yabancı değildir. Hepimiz zaman zaman başkasına benzemek isteriz. Başkasının hayatını daha anlamlı buluruz.
Kendi hikâyemizi küçük görürüz...
Pamuk’un dili sabır ister. Bunu baştan söyleyelim. Kara Kitap “yatmadan önce iki bölüm okuyayım” kitabı değildir. Bu roman, okuru aceleciyse ezer geçer. Ama sabırlıysa akıcı olur. İşte o zaman her cümle bir kapıya dönüşür. Yazar, kelimeleri süs olsun diye kullanmaz; kelimelerle düşünür. Uzun cümleler kurar çünkü zihnin de dolambaçlı olduğunu bilir.
Pamuk’un dili kolay değildir ama sahici bir tarafı vardır. Uzun cümleler kurar, dolaşır, geri gelir. Çünkü zihin de öyledir. Roman boyunca Osmanlı tarihinden, tasavvuftan, eski metinlerden söz edilir. Bunlar süs olsun diye yoktur. Hepsi aynı soruya bağlanır. Ben kimim..?
Kara Kitap, çok olay anlatan bir roman değildir. Arayış vardır ama sonuçtan çok yol önemlidir. Galip bazen karısını gerçekten arıyor gibi bile görünmez. Başka şeylerle oyalanır. Okur bunu fark eder. Bu da romanı ilginç kılar. Çünkü hayatta da böyledir. İnsan aradığını çoğu zaman unutur.
Kitapla ilgili eleştiriler de boldur. Dili eleştirilir, cümleleri eleştirilir, uzattığı söylenir. Bunların hepsi bir yere kadar doğrudur. Ama Kara Kitap bir dil gösterisi değildir. Bir huzursuzluk romanıdır. Okuru rahat ettirmemesi belki de en büyük başarısıdır.
Bu kitap hızlı okunmaz. Bir haftada bitiririm diyenler genelde yarıda bırakır. En az iki üç hafta ister. Sindire sindire okunur. Herkese de önerilmez. Net olay isteyenlere, açık mesaj arayanlara zor gelir. Ama şehirde yaşayıp kendini kalabalıkta yalnız hissedenlere çok şey söyler.
Roman bittiğinde Galip’in ne olduğu çok da önemli değildir. Asıl kalan şey şudur. İnsan bazen kendini bulamaz. Ama kendini ararken başka birine dönüşür. Kara Kitap tam olarak bunu anlatır. Okur kitabı kapatır ama içindeki soru açık kalır. İşte bazı kitaplar tam da bu yüzden unutulmaz.
Büyükşehirde yaşarken hissettiğiniz o "bağlantıdayım ama yalnızım" hissi, Kara Kitap’taki karakterlerin hissiyatıyla çok benzerdir. Modern yaşam bizi bir "taklitçi" olmaya, başkalarının vitrinlerine özenmeye zorlarken, Orhan Pamuk bize kendi hikâyemizin peşinden gitmeyi, hatta gerekirse başkası olup tekrar kendimize dönmeyi öğütler.
"Kara Kitap", bir kez okunduktan sonra asla aynı insan olarak kalamayacağınız o nadir eserlerden. Labirentin kapısı açık, girmeye cesaretiniz var mı? Unutmayın, yazarın da dediği gibi: "Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç."
Bir sonraki yazıda başka bir kitapta, başka bir aynada karşılaşmak üzere.
Sağlıcakla kalın.