Hava Durumu

Doğanın bize kestiği fatura

Yazının Giriş Tarihi: 20.10.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 20.10.2026 00:06

Sevgili okurlar, bir şehrin limanına balık kokusu değil de çürümüş balık kokusu siniyorsa orada durup düşünmek gerekir. Bir zamanlar sofralara bereket taşıyan balıklar, bugün denizin kıyısında çevre sorununa dönüşüyorsa bir yerde yanlış yapıyoruz demektir.

Rize'de yaşanan palamut meselesi de bize tam olarak bunu anlatıyor. Deniz veriyor, insan tüketiyor ama iş geriye kalanları toplamaya gelince doğa kendi hâline bırakılıyor.

Rize'de limana dökülen palamutlar, denizin bereketini adeta bir balık çöplüğüne çevirmiş durumda. Çürüyen balıkların yaydığı ağır koku çevreyi sararken insan ister istemez şu soruyu soruyor.

Biz bolluğu yönetmeyi ne zaman öğreneceğiz?

Bir tarafta denizden çıkan nimet, diğer tarafta o nimetin çürüyerek çevreye zarar vermesi. Balık var ama huzur yok. Bereket var ama düzen yok. Asıl düşündürücü olan da bu.

Şimdi bir düşün. Sabah evinden çıkıyorsun, deniz havası alayım diyorsun. Karadeniz'in o kendine has kokusunu içine çekmek istiyorsun. Ama burnuna denizin değil, çürüyen balıkların kokusu geliyor. Oysa deniz dediğin insanın içini açar.

Dalgasına bakarsın, biraz dertlerini unutursun. Şimdi aynı denizin kıyısında insanlar kötü kokuyla mücadele ediyor. Bir balığın çürümesi belki küçük bir mesele gibi görülebilir ama binlerce balığın bir araya geldiği yerde mesele artık yalnızca koku değildir.

Çünkü balıkların çürümesiyle sudaki oksijen azalabilir. Özellikle organik atıkların yoğunlaştığı, su dolaşımının yetersiz kaldığı bölgelerde çözünmüş oksijen ciddi biçimde düşebilir. Bu durum balıkların ve diğer su canlılarının yaşamını tehdit eder.

Bilim insanlarının hipoksi dediği, sudaki oksijenin canlılar için yetersiz hâle geldiği durum ortaya çıkabilir. Oksijen daha da azalırsa bazı canlılar yaşamını sürdüremez.

Çürüme sürecinde amonyak ve hidrojen sülfür gibi kötü kokulu maddeler de oluşabilir. Yani mesele yalnızca burnumuzu kapatıp geçeceğimiz bir mesele değil. Mesele, denizin yaşam mücadelesidir.

Bir de işin başka bir tarafı var. Limanda biriken balıkların tekneler tarafından ezilerek suya karışması, sorunu ortadan kaldırmak yerine daha da büyütebilir. Çünkü denize karışan organik madde, ayrışma sürecinde sudaki oksijeni tüketmeye devam edebilir.

Denizin dibinde yaşayan canlılar, küçük balıklar, kabuklular ve bütün o görünmeyen hayat bu durumdan etkilenebilir.

Biz kıyıda yalnızca bir koku duyarız ama suyun altında koca bir ekosistem mücadele ediyor olabilir.

Peki, bu noktaya nasıl geldik? Balık bolluğu elbette tek başına bir felaket değildir. Asıl sorun, ortaya çıkan miktarı doğru yönetememektir. Avlanan balığın korunması, taşınması, değerlendirilmesi ve atıkların uygun biçimde toplanması gerekir.

Limanlarda biriken balıklar için hızlı müdahale edilmeli, çürüyen organik maddeler kontrollü biçimde uzaklaştırılmalı, suyun oksijen seviyesi ve canlı yaşamı uzman ekipler tarafından takip edilmelidir.

Deniz suyuna karışan atıkların etkisi de ölçülmelidir. Çünkü kokunun azalması, çevre sorununun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Benim asıl üzüldüğüm nokta şu sevgili okurlar. Biz çoğu zaman bir nimetin kıymetini, onu kaybetmeye başladığımızda anlıyoruz. Suyun kıymetini susayınca, toprağın kıymetini ürün yetişmeyince, denizin kıymetini de kirlenince hatırlıyoruz.

Oysa doğa bize sınırsız bir depo sunmuyor. Deniz de kendisine bırakılan her şeyi sonsuza kadar taşıyamıyor. Bir yere kadar kendini yeniliyor, bir yere kadar kirlenmeye direniyor. Sonra insanın karşısına hiç istemediği sonuçlar çıkıyor.

Üstelik bu mesele yalnızca Rize'nin meselesi değil. Bugün Karadeniz'in bir limanında yaşanan sorun, yarın başka bir kıyıda karşımıza çıkabilir. Çünkü çevre sorunlarının memleketi, şehri, ilçesi yoktur.

Deniz kirlenirse balıkçı da etkilenir, esnaf da etkilenir, orada yaşayan vatandaş da etkilenir. En sonunda hepimiz aynı faturanın bir ucundan tutarız.

Ben inanıyorum ki çözüm, yalnızca suçlu aramakta değil, doğru sistemi kurmakta. Balıkçımızın emeğini koruyacağız, denizimizin bereketini değerlendireceğiz, ortaya çıkan atığı da başıboş bırakmayacağız.

Bolluk, yönetilemediğinde israfa dönüşür. İsraf büyüdüğünde çevreye zarar verir. Çevreye verilen zarar ise dönüp dolaşıp insanın kapısını çalar.

Şimdi kendimize bir soru soralım. Deniz bize bu kadar nimet sunarken biz ona ne veriyoruz? Temiz bir kıyı mı, yoksa arkamızda bıraktığımız bir çöp yığını mı?

Unutmayalım, deniz yalnızca balık aldığımız bir yer değil. O, binlerce canlının evi, kıyısında yaşayan insanların geçim kaynağı, çocuklarımıza bırakacağımız ortak mirastır. Bugün palamut bolluğunu doğru yönetemezsek yarın o bolluğun kendisini de kaybedebiliriz.

Bolluğa sevinelim ama nimetin kıymetini bilelim. Çünkü doğanın bize sunduğu güzellikleri korumak, yalnızca bugünün değil, yarının da sorumluluğudur.

Sağlıcakla kalın, haftaya görüşürüz.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.