Kapı kapı bu yolun her kapısı ölümse,
Her kapıda ağlayıp son kapıda gülümse!
Ben bu şiiri eskiden okur geçerdim. Ölümün ne olduğunu bildiğimi sanırdım. İnsan gençken ölümün hep başkasının kapısını çalacağını düşünüyor. Bir cenazeye gidiyor, dua ediyor, eve dönüyor ve hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Ben de öyleydim. Ta ki ölüm benim kapımı çalana kadar.
Şimdi 1 Eylül geliyor. Eskiden olsa bu tarihi görünce aklıma sonbahar gelirdi. Okulların açılması, yeni bir eğitim yılı, yeni öğrenciler, yeni heyecanlar gelirdi. Eylül benim için yazılacak yazıların, kurulacak cümlelerin ayıydı. Şimdi ise Eylül denince içimde başka bir şey uyanıyor. Babam geliyor aklıma. Çünkü geçen yıl 13 Eylül Cumartesi günü babamı kaybettim.
İnsan bazı acıların zamanla geçeceğini sanıyor. Zaman geçiyor, takvim yaprakları eksiliyor, hayat devam ediyor ama bazı acılar insanın içinden çıkıp gitmiyor. Sadece insan o acıyla yaşamayı öğreniyor. Ben de öğrendim. Ama kolay olmadı. Ölümün soğukluğunu insan başına gelmeden tam olarak anlayamıyor. Ölüm kelimesini daha önce de biliyordum. Cenazeler gördüm, taziyelere gittim, yakınlarını kaybeden insanların acısına şahit oldum. Fakat insan kendi evinin kapısından ölüm girince o kelimenin ağırlığını başka türlü anlıyor. Ölüm sessiz geliyor. Büyük bir gürültü koparmıyor. Bir anda geliyor ve bütün sesleri susturuyor.
Bir insanın sesi kesiliyor. Evdeki ayak sesleri kesiliyor. Telefonun diğer ucundaki tanıdık ses artık gelmiyor. Bir sandalye boş kalıyor. Bir odanın kapısı açılıyor ama içeride artık bekleyen kimse olmuyor. İşte ölümün soğukluğu biraz da burada. İnsanın alıştığı bir varlığın bir daha geri dönmeyecek olması. Bazen insan kapının açılmasını bekliyor, bir ses duyacağını sanıyor, sonra gerçeği hatırlıyor. O insan artık yok. Dünyanın en ağır cümlesi belki de bu. Artık yok.
Ölümün bir son olmadığını biliyorum. İnancım bana insanın bu dünyaya kalmak için değil, imtihan olmak için geldiğini söylüyor. Hepimiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. Dünya hayatı ne kadar uzun görünürse görünsün sonunda herkes o kapıdan geçecek. Ben bunu biliyordum. Ama bilmek başka, yaşamak başka.
Babamın ardından dua ederken ölümün aslında bize ne kadar yakın olduğunu daha fazla düşündüm. Dün yanımızda olan bir insan bugün toprağın altında. Dün konuştuğumuz insan bugün bizim için dua bekliyor. Dün elini tuttuğumuz insan bugün bizim ellerimizden değil, dualarımızdan medet umuyor.
Belki ölümün bize öğrettiği en büyük gerçeklerden biri de bu. İnsan geride bıraktıklarından çok, geride bıraktıklarının kalbinde bıraktıklarıyla yaşıyor. Ben babamı hatırladıkça dua ediyorum. Çünkü artık ona verebileceğim en güzel şeylerden birinin dua olduğunu düşünüyorum. Rabbimden onun kusurlarını bağışlamasını, kabrini nurla doldurmasını, mekânını cennet eylemesini diliyorum. Onun ardından geçen her gün bana dünyanın ne kadar geçici olduğunu biraz daha öğretti.
Eylül benim için artık biraz hüzün. 1 Eylül geldiğinde eskiden yaz mevsiminin bittiğini düşünürdüm. Şimdi bir yılın daha geride kaldığını düşünüyorum. 13 Eylül yaklaşınca içimde tarif edilmesi zor bir ağırlık beliriyor. 14 Eylül geldiğinde ise insanın takvimdeki bir tarihe nasıl bu kadar anlam yükleyebildiğini anlıyorum.
Bir yıl. Koca bir yıl. Ama bazı günler sanki dün gibi. Bazen bir insanın yokluğuna alıştığımı düşünüyorum. Sonra aklıma bir anı geliyor. Bir söz, bir bakış, bir davranış. İçimdeki bütün duvarlar yıkılıyor. Demek ki insan bazı insanlara alışmıyor. Sadece onların yokluğuyla yaşamayı öğreniyor. Ben de babamın yokluğuyla yaşamayı öğreniyorum.
Fakat şunu da biliyorum. Ölüm hepimizin kapısını çalacak. Kimse bu dünyada kalıcı değil. Bugün başkasının cenazesine giden insan yarın kendi cenazesinin başında insanların duracağını bilmeli. Bu yüzden dünyaya fazla bağlanmamak, kalp kırmamak, kul hakkından korkmak, anne babanın kıymetini onlar hayattayken bilmek gerekiyor. Çünkü ölüm geldiğinde pişmanlıkların hiçbirini geri çeviremiyoruz. Keşke dediğimiz hiçbir şeyi yeniden yaşayamıyoruz. Bir sarılmayı erteleyemiyoruz. Bir gönül almayı sonraya bırakamıyoruz. Bir telefon konuşmasını geri getiremiyoruz. Ben artık bunları daha iyi anlıyorum.
Eylül geldiğinde içimde bir ses bana dünyanın geçiciliğini hatırlatıyor. Her yaprak döküldüğünde biraz daha anlıyorum. İnsan da bir yaprak gibi. Dalında durduğu sürece kendisini güçlü sanıyor. Sonra zamanı geliyor ve toprağa düşüyor. Geriye bir isim, bir hatıra, bir dua ve sevenlerinin kalbindeki iz kalıyor.
Ben babamı işte o izde yaşatıyorum. Onunla konuşamıyorum ama onun için dua edebiliyorum. Ona sarılamıyorum ama sevgisini kalbimde taşıyorum. Yanıma gelemiyor ama hatıraları hâlâ benimle yürüyor.
Eylül artık benim için sadece sonbahar değil. Eylül, babamın yokluğunu daha fazla hissettiğim ay. Eylül, ölümün soğuk yüzünü hatırladığım ay. Eylül, dünyanın geçici olduğunu yeniden anladığım ay. Ama bütün hüznüme rağmen Rabbime sığınıyorum. Çünkü biliyorum ki ölüm bizim için ayrılık gibi görünse de Allah’ın takdirinde her şeyin bir vakti, bir hikmeti var. Ben babamı toprağa bıraktım ama sevgisini bırakmadım. Hatıralarını bırakmadım. Dualarını unutmadım. En önemlisi, onun için dua etmeyi bırakmayacağım.
Bizlere de ölüm gelmeden önce hayatın, ayrılık gelmeden önce sevdiklerimizin, zaman tükenmeden önce birbirimizin kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Babam da benim için öyle. Eylül her geldiğinde bunu bir kez daha hatırlıyorum. Takvimde 1 Eylül yazıyor ama benim içimde başka bir tarih var. Babamın gidişinden sonra başlayan, özlemle geçen bir tarih. Ben artık Eylül'e baktığımda sonbaharı değil, babamı görüyorum.
Allah babama rahmet eylesin. Kabrini nur eylesin. Mekânını cennet eylesin.
Sağlıcakla kalın …