Evet sevgili okur. Bu hafta biraz kendime baktım. Telefonu elime her alışımda aslında ne aradığımı düşündüm. Ben gerçekten bir şey mi öğrenmek istiyorum, yoksa bir şeyleri kaçırmaktan mı korkuyorum? İşte tam burada karşıma iki kelime çıktı. FOMO ile JOMO. İsimleri yabancı ama yaşadıkları bize fazlasıyla tanıdık.
Ben de bazen telefona sadece saate bakmak için uzanıyorum. Bir bakıyorum yarım saat geçmiş. Bir arkadaş tatile gitmiş, biri yeni araba almış, biri kahvesini paylaşmış, biri başarı hikâyesi yazmış. Ben de ister istemez kendime dönüp bakıyorum. Acaba ben geride mi kaldım diye düşünüyorum. Sonra fark ediyorum ki ben hayatı yaşamayı bırakmış, başkalarının hayatını izlemeye başlamışım.
Şu an İspanya ile Arjantin maç yapıyor. İtiraf edeyim, aklımın bir köşesi hâlâ orada. Acaba maç kaç kaç oldu, kim gol attı, sosyal medyada neler konuşuluyor diye insanın eli ister istemez telefona gidiyor. Sonra kendi kendime gülümsedim. Ben burada sana bu yazıyı yazıyorum ama zihnim başka bir yerde dolaşıyor. Tam da bugünkü konunun içinde yaşıyorum aslında.
Bugün otobüste herkesin başı telefonda. Kafede iki arkadaş oturuyor ama ikisi de ekrana bakıyor. Parkta çocuk sallanıyor, anne babası sosyal medyada geziniyor. Ben bunları görünce şunu düşünüyorum. Biz birbirimizi kaybetmeye başlamışız. Aynı masadayız ama aynı sohbette değiliz.
FOMO tam da böyle bir şey. Kaçırırsam üzülürüm korkusu. Her haberi göreyim, her paylaşımı okuyayım, herkes ne yapıyorsa bileyim telaşı. Ama işin ilginç tarafı şu. Ben ne kadar çok takip edersem edeyim yine yetişemiyorum. Çünkü internetin sonu yok. Her saniye yeni bir paylaşım geliyor. Ben koştukça o da koşuyor.
Bir gün telefonu sessize aldım. Bildirimleri kapattım. Dışarı çıktım. Bir çay söyledim. Karşımdaki ağacı izledim. Yan masadaki amcanın torunuyla kahkahasını dinledim. Eve döndüğümde hiçbir şey kaybetmediğimi fark ettim. Tam tersine ben o gün biraz kendimi buldum.
İşte JOMO bana bunu hatırlattı. Her yere yetişmek zorunda değilim. Her haberi ilk ben öğrenmek zorunda değilim. Her davete gitmek zorunda değilim. Ben bazen evde oturup sevdiğim kitabı okuyabilirim. Annemle uzun uzun sohbet edebilirim. Dostuma çay demleyebilirim. Sessiz bir yürüyüş yapabilirim. Bunlar bana iyi geliyorsa kim ne derse desin doğru olan budur.
Ben artık şunu daha net görüyorum. Mutluluk sürekli görünür olmakta değil. Sürekli paylaşmakta da değil. Mutluluk çoğu zaman paylaşmadığın bir anın içinde saklı. Kimsenin bilmediği bir iyilikte, sessizce edilen bir duada, telefonsuz geçirilen yarım saatte bile insan nefes aldığını hissediyor.
Sosyal medya elbette kötü değil. Ben de kullanıyorum. Haber alıyorum, yazılarımı paylaşıyorum, insanlarla iletişim kuruyorum. Ama direksiyon sosyal medyanın eline geçince iş değişiyor. Aracı kullanması gereken benken, araç beni kullanmaya başlıyor.
Ben hayatın hızına değil, kendi ritmime yetişmek istiyorum. Çünkü biliyorum ki herkesin yolu farklı. Herkesin zamanı farklı. Başkasının takvimine bakarak kendi ömrümü ölçemem.
Belki de bu çağın en büyük cesareti, telefona değil hayata bakabilmektir. Ben artık bir şeyleri kaçırmaktan değil, yaşadığım anı kaçırmaktan korkuyorum. Çünkü gerçek hayat ekranın içinde değil, tam önümde duruyor. Ben de başımı kaldırıp ona bakmayı seçiyorum.
Artık her şeye yetişmeye çalışmıyorum. Bazen telefonu sessize alıyorum, bazen haberleri geç öğreniyorum, bazen de hiçbir şeyi kaçırmamayı değil, kendimi kaybetmemeyi seçiyorum. Çünkü anladım ki hayat, başkalarının ne yaptığını izleyerek değil, kendi hikâyemi yaşayarak güzelleşiyor. Eğer bu yazıyı okurken sen de bir an olsun başını ekrandan kaldırıp hayatına baktıysan, inan bana bugün hiçbir şey kaçırmadın. Aksine, belki de uzun zamandır unuttuğun en değerli şeyi yeniden hatırladın. Kendini.
Haftaya yine aynı samimiyetle, aynı masada, aynı dertleri konuşmak umuduyla. Kendine iyi bak, hayatı ekrandan değil, yüreğinden yaşamayı unutma. Sağlıcakla kal, haftaya görüşmek dileğiyle...