Bu akşamüstü yine masama oturdum. Çayımı demledim. İlk yudumu aldıktan sonra uzun zamandır içimi rahatsız eden bir konu gelip tam karşıma oturdu. Gün içinde onlarca insan görüyorum. Sokakta, pazarda, otobüste, hastanede, markette. Herkes bir şeylerden şikayet ediyor. Kimisi trafikten yakınıyor, kimisi ekonomiden, kimisi insanlardan. Sonra kendi kendime dedim ki bugün bu konuyu yazacağım. Çünkü bu mesele sadece bir kişinin değil, hepimizin meselesi. İyi okumalar diliyorum.
Ben artık şunu çok net görüyorum. En büyük çelişkiyi başkalarında değil, çoğu zaman kendi hayatımızın içinde yaşıyoruz.
Geçen gün hastanede sıra beklerken önümdeki adam sürekli söyleniyordu. Her cümlesi aynıydı. Bir an önce sıra bana gelsin. İçeri niye bu kadar uzun sürüyor. Kapı açıldı. Bu defa aynı adam girdi. On beş dakika geçti. Yirmi dakika geçti. Dışarı çıkan yok. Az önce içeride uzun kalanlara kızan kişi bu defa içeride en uzun kalan kişi oldu. İşte tam da anlatmak istediğim bu.
Ben pazarda da aynı manzarayı görüyorum. Herkes dürüst esnaf arıyor. Sonra ürününü satarken en kusurlu malı en güzel diye anlatıyor. Tartının başında gram hesabı yapan insan, kendi terazisini bozduğunu fark etmiyor.
Ben trafikte de görüyorum. Herkes kurallara uyulsun istiyor. Fakat kırmızı ışıkta beklemek işine gelmeyince kimseyi umursamıyor. Sonra bir başkası aynı şeyi yapınca en büyük tepkiyi yine o veriyor.
Bir arkadaş ortamında otururken biri Avrupa'yı anlattı. Dedi ki orada kurallar demir gibi. Hız sınırını geçtin mi ceza hemen geliyor. Herkes hayran kaldı. Aynı insanlar ertesi gün radar görünce devlet yine para topluyor demeye başladı. İşte çelişki tam burada başlıyor.
Ben yıllardır şu cümleyi duyuyorum. Huzurlu aile istiyoruz. Aynı insan evine dönünce bir güzel kalp kırıyor. Çocuğuyla iki dakika sohbet etmiyor. Sonra aile kalmadı diye dert yanıyor. Aileyi ayakta tutacak olan şey sadece aynı evde yaşamak değil. Aynı yürekte buluşabilmek.
Cep telefonunun her yerde çekmesini istiyoruz. Fakat mahalleye baz istasyonu kurulacağı zaman ilk itiraz eden yine biz oluyoruz. Hizmeti istiyoruz ama yükünü taşımak istemiyoruz.
Yağmuru sevdiğimizi söylüyoruz. İlk damla düşünce hemen şemsiyeye sarılıyoruz. Doğayı seviyoruz diyoruz. Çöpü camdan dışarı atıyoruz. Sessizlik istiyoruz. Kornaya en çok basan yine biz oluyoruz.
Bir şey daha dikkatimi çekiyor. Bu memlekette herkes mağdur. Herkes kandırılmış. Herkes hakkı yenmiş. Kimsenin hatası yok. Kimse yanlış yapmamış. Herkes alacaklı. Kimse borçlu değil. Böyle bir denklem hayatın gerçeğine uymuyor.
Ben kusursuz insan görmedim. Kendimi de kusursuz görmüyorum. Hata yapıyorum. Yanlış yapıyorum. Fakat dönüp aynaya bakmadan sadece karşı tarafı suçlayınca hiçbir sorun çözülmüyor. Çünkü değişim karşıdan başlamıyor. Değişim aynanın önünde başlıyor.
Ben çocuklara ders anlatırken önce örnek olmaya çalışıyorum. Büyüklerin de birbirine örnek olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü çocuklar nasihatten çok davranışı kopyalıyor. Büyükler birbirini kandırırken çocuklara dürüst olun demenin pek bir karşılığı kalmıyor.
Ben eğitimin sadece kitap okutmak, sınav kazandırmak ya da diploma vermek olmadığını düşünüyorum. Asıl eğitim, iyi insan yetiştirebilmektir. Eğer çocuklarımıza empatiyi, vicdanı, sorumluluğu, kul hakkını ve birbirine saygıyı öğretebilirsek, yarının daha güzel bir ülkesini de birlikte kurabiliriz. Değişim bir çocuğun kalbine dokunmakla başlar. O kalbe bırakılan güzel izler ise yıllar sonra toplumun karakterine dönüşür.
Bu hafta yazıyı bitirirken küçük bir ricam var.
Bugün bir kez olsun şikayet ettiğimiz insanı değil, kendimizi düşünelim. En çok kızdığımız davranışın ne kadarını biz yapıyoruz, bunu sorgulayalım. Çünkü bazen en sert eleştirdiğimiz kişiyle aramızdaki tek fark, yer değiştirmiş olmamızdır.
İnanıyorum ki herkes önce kendi kapısının önünü süpürmeye başladığında bu memleket çok daha güzel bir yer olacak.
Şikâyet etmeden önce aynaya bakmayı, eleştirmeden önce vicdanınızı dinlemeyi unutmayın. Sağlıcakla kalın. Haftaya yine aynı köşede, yeni bir hayat hikâyesinde buluşmak dileğiyle.