Sevgili okurlar, geçenlerde bir hikâyeye denk geldim. Okudum, biraz düşündüm, sonra kendi kendime güldüm. Çünkü hikâyedeki adamın yaptığını hepimiz hayatımızın bir yerinde yapmışızdır. Belki aynı şekilde değil ama aynı kafayla, aynı öfkeyle, aynı kuruntuyla.
Adamın biri, gecenin bir yarısı arabasıyla giderken lastiğini patlatmış. Arabadan inmiş, lastiği değiştirecek ama bakmış ki krikosu yok. Uzakta bir evin ışığını görmüş. Demiş ki kendi kendine, şu eve gideyim de kriko isteyeyim. Sonra başlamış düşünmeye.
Acaba ev sahibi bu saatte kapısını çaldığım için kızar mı? Ya benden para isterse? Ben ona zaten en fazla yirmi lira veririm. Ya elli lira isterse? Bir de gecenin bu saatinde adamı rahatsız edeceğim. Hem krikosunu bulacak, hem benim işimi görecek. Sonra tutup istediğim parayı da kabul etmezse ne olacak?
Adam yürüdükçe düşünmüş, düşündükçe sinirlenmiş. Kendi kendine söylenmeye başlamış. Nihayet evin kapısına gelmiş, kapıyı çalmış. Ev sahibi pencereden başını uzatıp ne istediğini sorunca bizimki öfkeyle bağırmış.
Senin de krikonun da Allah belasını versin.Sonra arkasını dönüp gitmiş.
Şimdi bir düşünün. Adam daha kapıyı çalmadan kavga etmiş, ev sahibiyle tartışmış, para konusunda anlaşamamış, hatta kendisini kovdurmuş. Bütün bunları kendi kafasında yaşamış. Gerçekte ise ortada ne bir kavga var ne de kendisinden para isteyen biri.
Kardeşim, insanın kendi kendine kurduğu tuzak bazen başkasının kurduğundan daha tehlikeli oluyor.
Sabah evden çıkıyoruz. Eşimiz bir şey söylüyor, akşama kadar kafamızda büyütüyoruz. Acaba bunu bana neden söyledi? Yoksa bana bir şey mi ima etti? Geçen gün de böyle yapmıştı. Kesin bir şeye kızdı. Akşam eve gidince ben de ona gereken cevabı veririm.
Akşam oluyor, eve gidiyoruz. Karşımızdaki insan belki gün boyunca bizi düşünüyor, belki bizim için yemek hazırlıyor, belki de başımıza bir şey gelmesin diye endişeleniyor. Biz ise çoktan kendi içimizde bir mahkeme kurmuşuz. Savcı da biziz, hâkim de biziz, sanık da karşımızdaki insan.Üstelik kararımızı çoktan vermişiz.
Bir bakıştan anlam çıkarıyoruz, bir mesajın geç gelmesinden hikâye yazıyoruz, bir selamın eksikliğinden dostlukları bitiriyoruz. İnsanların ne düşündüğünü bilmeden onlara niyet biçiyoruz.
Sonra kendi yazdığımız hikâyeye kendimiz inanıyoruz.En kötüsü de ne biliyor musunuz? Bazen karşımızdaki insanın haberi bile olmuyor bizim onunla ne büyük meseleler yaşadığımızdan.
O, hayatına devam ediyor. Biz ise içimizde onunla kavga etmeyi sürdürüyoruz.Ben bir Türkçe öğretmeni olarak çocuklara da sık sık şunu anlatıyorum. İnsan, okuduğu metni anlamadan nasıl yanlış cevap veriyorsa hayatı da anlamadan yorumladığında yanlış kararlar verebiliyor.
Bir öğrenci düşünün. Sınavdan düşük not almış. Daha öğretmeniyle konuşmadan, ailesinin yüzünü görmeden kendi kendine karar veriyor. Annem bana kızacak, babam benden umudunu kesecek, öğretmenim beni başarısız bulacak, arkadaşlarım benimle dalga geçecek...
Çocuk daha eve gitmeden bütün bunları yaşamış oluyor. Belki annesi sarılıp üzülme, bir dahaki sefere daha iyi çalışırız diyecek. Belki öğretmeni hatalarını gösterecek, nerede yanlış yaptığını anlatacak. Belki de bu sınav onun için güzel bir başlangıç olacak.Ama çocuk, yaşanmamış ihtimallerin ağırlığı altında eziliyor.
Biz büyükler de çok farklı değiliz. Henüz gelmemiş yarının borcunu bugünden ödüyoruz. Olmamış hastalıkların korkusunu taşıyoruz. Gerçekleşmemiş ayrılıkların acısını çekiyoruz. Daha konuşmadığımız insanlarla aramızı bozuyoruz.Hayatın bugünkü yükü yetmiyormuş gibi bir de ihtimallerin yükünü sırtımıza alıyoruz.
Elbette insan düşünecek, tedbir alacak, geleceğini planlayacak. Ben kuruntu yapmayalım derken aklımızı bir kenara bırakalım demiyorum. Tedbir başka şeydir, olmayan felaketleri olmuş gibi yaşamak başka şey.Birinde çözüm ararsın, diğerinde kendini tüketirsin.
Kardeşim, aklımızdan geçen her şey doğru değil. Bazen yorgunluğumuz konuşur, bazen korkularımız, bazen de geçmişte yaşadığımız kötü bir olay bugünkü insanlara karşı bizi haksızlaştırır.
Birisi mesajımıza cevap vermediğinde bizi önemsemediğini düşünebiliriz. Oysa belki işi vardır, telefonu yanındadır ama cevap veremiyordur. Bir arkadaşımız bizi aramadığında bizi unuttuğunu sanabiliriz. Oysa belki o da bizim gibi hayatın telaşına kapılmıştır.Bazen insanlara sormamız gereken soruları kendimize soruyor, onların yerine cevaplar veriyoruz.Sonra da o cevaplara göre davranıyoruz.
İşte bütün mesele burada başlıyor. Çünkü bir düşünceye inandığımızda ona uygun davranmaya başlıyoruz. Şüphe ediyoruz, uzaklaşıyoruz, kırılıyoruz, öfkeleniyoruz. Karşımızdaki insan da neden böyle davrandığımızı anlamıyor. Sonra bizim kuruntumuz, gerçek bir soruna dönüşüyor.
Olmayan bir kavganın temelini kendi ellerimizle atıyoruz.
Belki de bazen durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor. Ben şu an gerçekte yaşanan bir olaya mı üzülüyorum, yoksa olabileceğini düşündüğüm bir şeyin korkusunu mu yaşıyorum? Bu sorunun cevabı, insanın omuzlarından büyük bir yük indirebilir.
Sevgili okurlar, hepimizin derdi var. Kiminin geçim sıkıntısı, kiminin sağlık problemi, kiminin evlat telaşı, kiminin yalnızlığı. Kimi sabah erkenden ekmek parası için yola çıkıyor, kimi evladının geleceği için geceleri uyuyamıyor.
Kimi borcunu düşünüyor, kimi kaybettiği bir insanın özlemiyle yaşıyor.Hayat kimseye bütün kapılarını ardına kadar açmıyor.Böyle bir dünyada bir de kendi kendimize düşman olmaya gerek var mı?
Daha yaşanmamış bir günün acısını bugünden çekmek, elimizde olmayan şeyler için kendimizi yiyip bitirmek, insanların söylemediği sözlere kırılmak bize ne kazandırıyor?
İnanın, bazen insanın huzuru büyük bir mesele çözmekle değil, kafasında büyüttüğü küçük bir meseleyi küçültmekle geliyor.
Bir söz duyduğunda hemen alınma. Bir davranış gördüğünde hemen hüküm verme. Bir insanın niyetini bilmiyorsan sor. Bir ihtimal seni korkutuyorsa onu gerçekmiş gibi kabul etme.
Bırak, hayat sana cevabını versin...
Belki kapısını çaldığın insan sana krikosunu verecek. Belki hiç beklemediğin biri sana yardım edecek. Belki korktuğun şey hiç gerçekleşmeyecek. Belki de işler istediğin gibi gitmeyecek ama en azından yaşanmamış bir kavganın içinde kendini tüketmemiş olacaksın.
Bazen insanın yapabileceği en güzel şey, henüz ortada bir şey yokken öfkelenmemektir.
Herkesin kalbinde bir dünya var. O dünyanın içinde korkularımız, beklentilerimiz, kırgınlıklarımız dolaşıyor. Ama unutmayalım, kendi içimizde kurduğumuz dünyanın duvarlarını başkalarının üzerine yıkmak zorunda değiliz.
O yüzden kardeşim, bugün kendine bir iyilik yap. Henüz yaşanmamış bir olay için üzülme. Henüz söylenmemiş bir söz için kırılma. Henüz gelmemiş bir günün yükünü sırtına alma.Kapıyı çalmadan kavga etme.Belki de o kapının ardında, tam da ihtiyacın olan iyilik seni bekliyordur.
Sağlıcakla kalın, haftaya görüşürüz.