Bu aralar en çok duyduğum cümlelerden biri şu galiba. Ya hiç sorma, bu aralar çok yoğundum. İnsan bunu duyunca ister istemez bir duruyor. Acaba ne oldu diye düşünüyor.
Bir haftadır ortalarda yoksun, arıyorsun ulaşamıyorsun, mesaj atıyorsun cevap yok. Sonunda denk geliyorsun ve soruyorsun. Ya sen nerelerdesin?
Sonra başlıyor anlatmaya. Ya hiç sorma. Çocuğun kaydı vardı. Onunla uğraştık. Evraklar, okul, tercih, orası, burası derken günler geçti. Sonra bir de doğum günü vardı. Ona hazırlandık. Misafir geldi. Alışveriş yaptık. Evde işler vardı. Derken hafta bitti. Sen de dinliyorsun.
Bir noktadan sonra insanın kafasında büyük bir operasyon canlanıyor. Sanki çocuk yurtdışında bir üniversiteye yerleşmiş, aile de Birleşmiş Milletler toplantısı düzenlemiş. Halbuki olayın aslına bakıyorsun, taş çatlasa yarım günlük iş. Bir okul kaydı. Birkaç evrak. Bir tercih işlemi. Bir doğum günü. İki saatlik alışveriş.
Ama anlatım öyle büyük ki insanın aklına ister istemez şu geliyor. Acaba bu insanlar günlük hayatı mı yaşıyor, yoksa her hafta küçük çaplı bir devlet organizasyonu mu düzenliyor?
Benim asıl takıldığım şey yoğun olmak değil. Hepimizin işi gücü var. Hepimizin hayatında koşturmaca var. Çocuk var, aile var, okul var, iş var. Bazen gerçekten nefes almaya fırsat kalmıyor. Buna hiçbir itirazım yok. Benim sevmediğim şey, küçücük bir işi hayatın merkezine koyup onu destansı bir mücadele gibi anlatmak.
Mesela gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Burhan Kaya geçen hafta cumartesi günü düğüne gitti. Düğüne gittik, geldik. Bu kadar. Ne iki hafta öncesinden başlayan bir hazırlık hikâyesi var ne de sanki düğüne değil de başka bir kıtaya sefer düzenlenmiş gibi bir anlatım. Düğüne gittik, geldik. Yarım günlük iş. Sade, açık, net. Bence hayat biraz da böyle olmalı.
Çünkü bunu çok duyunca insanın aklına başka bir şey geliyor. Demek ki bazı insanlar yaptıkları her şeyi büyüterek anlatmayı, yaptıkları işin kendisinden daha önemli görüyor. Bir doğum günü hazırlığı yapılıyor mesela. Ya bu hafta ne çektik bir bilsen. İki haftadır doğum günüyle uğraşıyoruz. İki hafta mı?
Sonra ayrıntıları dinliyorsun. Pasta sipariş edilmiş, birkaç balon alınmış, markete gidilmiş, ev toparlanmış. Ben de içimden diyorum ki kardeşim, sen doğum günü yapmışsın. NATO zirvesine ev sahipliği yapmamışsın.
Bir de bunun başka bir türü var. İnsan aylarca ortadan kayboluyor. Sonra karşılaşıyorsun. Ya sen de hiç aramadın. E kardeşim, aradım. Üç kere aradım. Ya o ara çok yoğundum. Neyle? Bir anlık sessizlik... Sonra yine hayat hikâyesi başlıyor.
Aslında burada mesele yoğunluk değil. Mesele, herkesin kendi hayatını dünyanın en büyük organizasyonu zannetmesi. Birimizin çocuğunun kaydı var, diğerinin misafiri gelmiş. Bir başkasının evinde temizlik yapılmış. Birinin arabası servise gitmiş. Ötekinin kuzeni uğramış. Hepsi hayatın içinde olan şeyler.
Ama nedense anlatırken herkesin elinde görünmez bir megafon var. Belki de biraz sadeleşmek gerekiyor. Her yaptığımız işi büyütmek yerine, bazı şeyleri olduğu kadar anlatmak gerekiyor.
Çünkü hayat zaten yeterince yorucu. Bir de yaptığımız küçük işleri birbirimize büyük meseleler gibi anlatınca, sanki hepimiz aynı anda dünyanın yükünü sırtlanmışız gibi oluyor.
Oysa bazen bir işi iki saatte bitirirsin ve biter. Bazen bir doğum günü yaparsın, pasta yenir, çay içilir, fotoğraf çekilir ve hayat devam eder. Bazen çocuk kaydı yapılır, birkaç evrak imzalanır, eve dönülür. Hepsi bu.
Hayatı büyütmeden de değerli yaşayabiliriz. Hem inan bana, insanın gerçekten başına büyük bir şey geldiğinde anlatacak kelime bulamıyor. Büyük laflar etmiyor. Uzun uzun açıklama yapmıyor. Sadece susuyor.
Belki de bu yüzden artık küçük işleri büyük hikâyelere çevirmek yerine, büyük meseleler karşısında biraz daha sessiz kalmayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü bazı işler gerçekten çok büyük. Bazıları da taş çatlasa bir günlük iş.
Haftaya görüşürüz…