Hava Durumu

Ekranlarda normalleşen ahlaki erozyon

Yazının Giriş Tarihi: 30.10.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 30.10.2026 00:06

Kişilerin artık evlilik ve aile olmaya, toplumda ki ahlak anlayışının eskiye nazaran ahlaki ölçütlere sığmayacak derece de yok olduğu düzende yaşamak zorunda bırakıldık.

Bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomik göstergeleriyle, teknolojik gelişmeleriyle veya eğitim seviyeleriyle ölçemeyiz. O toplumun hangi değerleri benimsediğine, aile kurumuna nasıl baktığına, sadakati nasıl yorumladığına ve ahlaki sınırlarını nerede çizdiğine de bakmak gerekir. Çünkü toplumlar yalnızca yaşadıklarıyla değil, her gün izledikleriyle, dinledikleriyle ve zamanla kanıksadıklarıyla da şekillenir.

İşte tam bu noktada Türkiye’deki dizi ve film sektörünün toplumsal sorumluluğunu yeniden sorgulamamız gerekiyor. Çok fazla ekran sevmediğim gerçeği bu ülkede ki film ve dizi sektöründen kaynaklanıyor. Vizyonda ne kadar yabancı film ve dizi varsa fark ettiniz mi bilmem ama çok fazla sevilip tutulmuyor.

Yabancı yapımları izlediğimizde, kendi kültürümüzle karşılaştırmalar yaparken çoğu zaman onların aile ilişkilerine, mahremiyet anlayışlarına ve toplumsal sınırlarına dair farklı yaklaşımlarını görüyoruz.

Elbette yabancı sinemanın tamamını ahlaki, yerli yapımların tamamını ise ahlaka aykırı olarak nitelendirmek doğru değildir. Her iki sektörde de farklı örnekler vardır. Ancak ülkemizde bazı dizilerin ihanet, aldatma, evlilik dışı ilişkiler, entrika, şiddet ve aile içi çatışmaları sürekli bir cazibe unsuru olarak işlemesi, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Bir dönem bu ülkede aynı evde, sokakta ya da yakın akraba bağı olmasına rağmen ilişki ve evlilik adında birliktelik kurmak, doğu kültürüne yaftalanan, kınanan bir durumken günümüzde artık ahlaksız derecede yakın akraba kızıyla,oğluyla birlik kurmanın da dışına çıkarak her iki tarafında başka kişiler ile evli olmasına rağmen ilişki kültürümüzü de değiştirdik.

Eskiden böyle şeyler çok göz önünde değildi. Yoktu demiyorum fakat kişilerin ahlak anlayışı bu denli olmadığı için ayıp anlayışına istinaden ortaya çıkamıyordu bu konular.

Bugün televizyon ekranlarında sadakatsizliğin sıradanlaştırıldığı, evlilik bağının kolayca gözden çıkarıldığı, aile üyelerinin birbirine karşı düşmanlaştırıldığı ve mahremiyetin reyting uğruna teşhir edildiği yapımlarla karşılaşabiliyoruz.

Üstelik bunlar yalnızca yetişkinlerin değil, gelişim çağındaki çocukların ve gençlerin de erişebildiği içerikler hâline geliyor.

Peki, her akşam tekrar tekrar izlenen bu ilişkiler, zamanla insanların doğru ve yanlış algısını etkileyemez mi?

Tezat olan kısım tam olarak benim nezdimde şu. Dizilerde hırsızlık var, ihanet var, yasal olmayan yollar ile çocuk sahibi olma var. Tüm bunlar bizim ülkemizde suç unsuru sayılıyor.

Buraya kadar bir sıkıntı yok. Ancak asıl mesele bundan sonra başlıyor. Suç teşkil eden içerikleri ekranlara taşıyarak normalleştiriyor ve bu içeriklerin hayranlık uyandırmasına neden oluyoruz.

Asıl tehlike, ahlaka aykırı davranışların bir senaryoda yer alması değildir. Sanat, hayatın karanlık taraflarını da anlatabilir. Asıl tehlike, bu davranışların sonuçlarından arındırılarak cazip, sıradan ve hatta özendirici bir yaşam biçimi gibi sunulmasıdır.

Bir zamanlar toplumun yadırgadığı davranışlar, sürekli tekrarlandığında zihinsel bir aşinalık kazanır. Aşinalık ise zamanla kabullenmeye dönüşebilir. Böylece dün eleştirilen, bugün tartışılan, yarın ise üzerinde durulmayan bir toplumsal dönüşüm yaşanabilir.

Günümüz gençleri maddiyat dışında kolay ulaşılabilir kişilerin sadakatsizliğinden dolayı evlilikten korkuyor…

Üstelik bu durum yalnızca ahlaki değerleri değil, aile kurma düşüncesini de etkileyebilir. Evliliğin sürekli bir çatışma, aldatılma, özgürlüğün kaybı ve mutsuzluk kaynağı olarak resmedilmesi; sevginin, güvenin, sadakatin ve ortak sorumluluğun geri plana itilmesi, özellikle gençlerin evlilik ve aile hayatına ilişkin beklentilerini olumsuz etkileyebilir.

Elbette evlilik kararlarını yalnızca dizilere bağlayamayız. Ekonomik güçlükler, barınma sorunları, iş güvencesizliği ve geleceğe yönelik kaygılar da önemli etkenlerdir. Ancak kültürel içeriklerin bu algılar üzerindeki muhtemel etkisini de görmezden gelemeyiz.

Burada sorumluluk yalnızca senaristlere veya yapımcılara ait değildir. Yayıncı kuruluşlar, denetleyici kurumlar, ebeveynler ve izleyiciler de bu tablonun bir parçasıdır. Çözüm, sanatı yasaklamak ya da her hikâyeyi kusursuz ailelerin etrafında kurmak değildir.

Çözüm; özgür anlatımla toplumsal sorumluluğu dengelemek, güçlü hikâyeleri, ahlaki yozlaşmayı yüceltmeden anlatabilmek ve izleyiciye yalnızca çatışmayı değil, çözümü de gösterebilmektir.

Unutmayalım ki bir ülkenin kültürel gücü, yalnızca dizilerinin kaç ülkede yayımlandığıyla ölçülmez. O yapımların hangi değerleri temsil ettiği de önemlidir. Dünyaya ihanetin ve entrikanın değil; sevginin, sadakatin, vicdanın ve aile bağlarının da etkileyici hikâyelerini anlatabilmeliyiz.

Çünkü ekranlarda neyi normalleştirdiğimiz, gelecekte hangi davranışları sorgulamadan kabul edeceğimizle yakından ilişkilidir. Toplumun ahlaki pusulasını kaybetmemesi için önce izlediklerimizi, ardından alkışladıklarımızı yeniden düşünmeliyiz.

Yeni yazımda görüşmek üzere…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.