“Çalışanlarınızı iyi eğitin ki istedikleri yere gidebilsinler, ama onlara öyle iyi davranın ki hiçbir yere gidemesinler.”
Yaşam mücadelesi içinde bulunduğumuz bu evrende sürdürülebilir insani ihtiyaçlar için çalışmamız ya da emek mücadelesi vermek zorundayız.
İş dünyasında uzun yıllar boyunca çalışanları elde tutmanın en kolay yolunun onları vazgeçilmez değil, çaresiz hâle getirmek olduğu düşünüldü.
Çünkü çalışmak ZORUNDALAR dendi. Bilgiyi sınırlamak, gelişim fırsatlarını kısıtlamak ya da çalışanın başka bir yerde iş bulamayacağı hissini oluşturmak bazı yöneticiler için bir güvenceydi. Bunun ana teması yetersiz ve çaresiz hissettirmekti.
Oysa günümüzün rekabetçi dünyasında bu anlayışın artık sürdürülebilir olmadığı açıkça görülüyor.
Bir kurumun gerçek gücü, çalışanlarını ne kadar kontrol edebildiğiyle değil, onların potansiyelini ne kadar ortaya çıkarabildiğiyle ölçülür.
Su yüzüne çıkarılabilen potansiyel işverene de çalışana da katkı sağlayacaktır. Eğitim alan, kendini geliştiren ve yeni beceriler kazanan bir çalışan elbette farklı iş fırsatlarıyla karşılaşacaktır. Bu durumdan korkmak yerine, bunun kurumun başarısının bir göstergesi olarak görülmesi ve minnet duygusu oluşturması gerekir.
Ancak tek başına eğitim de yeterli değildir. İnsanlar yalnızca kariyer fırsatları için değil, kendilerini değerli hissettikleri ortamlar için de çalışırlar. Saygı görmek, adil yönetilmek, emeğinin karşılığını almak ve gerektiğinde takdir edilmek, çoğu zaman maaş kadar önemli hâle gelir, bazen maddi kazançtan bir daha üstün hale gelebilir.
Çalışanlar, her sabah sadece işe değil, kendilerine değer verilen bir ortama gitmek ister.
Bir yöneticinin en büyük başarısı, çalışanlarının başka şirketlerden teklif almasına rağmen kendi kurumunda kalmayı istemesidir. Gelen teklife her şeye rağmen ret veren çalışan aslında halihazırda ki işini ve işverenini de onore edici davranış sergilemiş olur dolaylı yoldan.
Çünkü bu tercih, zorunluluktan değil, memnuniyetten doğar. Aidiyet duygusu, şirketlerin satın alabileceği bir şey değildir; zamanla oluşturulan güvenin ve adaletin sonucudur.
Bugün birçok şirket yüksek maaşlar teklif etmesine rağmen çalışan sirkülasyonunu azaltamıyor. Bunun nedeni çoğu zaman ücret değil, kurum kültürüdür. Sürekli baskı altında çalışan, fikri önemsenmeyen ve yalnızca performans rakamlarıyla değerlendirilen insanlar, ilk fırsatta ayrılmayı düşünür.
Buna karşılık, gelişimlerine yatırım yapılan, hatalarından dolayı aşağılanmayan ve başarıları takdir edilen çalışanlar, kendilerini o kurumun bir parçası olarak görmeye başlar.
Liderlik yalnızca iş dağıtmak değildir. Gerçek liderlik, insanların en iyi yönlerini ortaya çıkarabilecek bir çalışma ortamı oluşturmaktır. Çalışanına güvenen yönetici, onun gelişmesinden korkmaz ve bunu kendine olumlu dönüştürücü hale getirir. Çünkü bilir ki güven üzerine kurulan bağlar, korkuyla kurulan bağlardan çok daha güçlüdür.
İnsan kaynakları kavramını yeniden düşünmenin zamanı geldi. Belki de çalışanları yalnızca bir “kaynak” olarak görmek yerine, kurumun en değerli varlığı olarak değerlendirmek gerekir. Makineler satın alınabilir, teknolojiler değiştirilebilir; ancak deneyimli, motive ve kuruma gönülden bağlı insanları aynı hızla yerine koymak mümkün değildir.
İş yerlerinde kalıcı başarıyı sağlayan unsur, yalnızca kâr tabloları değildir. O başarıyı oluşturan insanlar, gördükleri saygı kadar üretir, hissettikleri güven kadar katkı sağlar. Bir çalışanın şirkette uzun yıllar kalmasını sağlayan şey çoğu zaman maaş bordrosu değil, yöneticisinin ona gösterdiği insani yaklaşımdır.
Çünkü insanlar yalnızca para kazanmak için çalışmaz; değer görmek, gelişmek ve anlamlı bir ortamın parçası olmak için de emek verir. Çalışanına yatırım yapan kurum geleceğine yatırım yapar. Çalışanına değer veren kurum ise yalnızca bugünü değil, yarını da kazanır.
Çalıştığı işyerinde değer gören her çalışan orayı evi gibi benimseyerek elinden gelenin daha fazlasını yapmaya kendini açacaktır.
Hepimiz bu ülkede üretmek zorundayız; üretene ve ürettirene en makul ortam sağlamak verimi her zaman arttıracaktır.
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.