Bugün sizlerle ne konuşsak diye düşünürken, en çok keyif aldığım “overthink” saatlerimde, zihnimin kendi labirentlerinde dolaştığı o tekinsiz düşünce aralıklarında, kendimi istemsizce insanları gözlemlerken bulduğumu fark ettim.
Yüzlerdeki silik tebessümler, bakışlara sinmiş yorgunluklar, birbirini taklit eden telaşlar ve her gün yeniden sahnelenen o yeknesak yaşamlar arasında zihnime bir soru düştü…
Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa yalnızca biyolojik varlığımızı idame ettirmenin telaşına mı kapılıyoruz? İnsan, kendi varoluşunun anlamını sorgulamadan bir ömrü tüketebilir mi?
O kadar bihaberiz ki kendimizden…
Enerjimizi hangi uğurda sarf edeceğimizi, kimlerle hemhâl olacağımızı, hangi insanlara ruhumuzun kapılarını aralayıp hangilerine mesafemizi muhafaza edeceğimizi bile çoğu zaman idrak edemiyoruz.
Bazen bir ömrü, bizi anlamaya muktedir olmayan insanlara kendimizi anlatmaya çalışarak tüketiyoruz. Bazen de ruhumuzda hiçbir karşılığı bulunmayan meşguliyetlerin peşinden sürüklenirken asıl arzularımızı ihmal ediyoruz. Sonra bir gün, geçmişin muhasebesini yaparken kendimize şu soruyu yöneltiyoruz.
Bunca zaman nereye gitti? Bunca çaba, bunca yorgunluk, bunca fedakârlık…
Günümüzün mühim bir kısmını işte, okulda ve türlü mesuliyetlerin tahakkümü altında geçiriyoruz. Zamanın nasıl deveran ettiğini anlamadan haftalar ayları, aylar yılları kovalıyor. Hayatın mütemadiyen önümüze koyduğu zorunluluklar arasında kendi iç dünyamıza ayıracağımız birkaç dakikayı dahi lüks sayıyoruz.
Oysa insanın kendisine yabancılaşması, fark edilmesi en güç varoluşsal buhranlardan biridir. Zira insan, kendi benliğinin sesini işitmemeye başladığında başkalarının beklentileriyle biçimlendirilmiş bir hayatın edilgen figüranına dönüşür.
Kendi hikâyesinin başkahramanı olması gerekirken başkalarının yazdığı senaryoda kendisine biçilen rolü oynamaya mahkûm kalır.
Çevremde mütemadiyen mutsuz insanlara rastlıyorum. Bilhassa Z kuşağının yaşadığı istikbal kaygısı ve anlam arayışı dikkatimi celbediyor. Teknolojik imkânların, iletişim olanaklarının ve maddi konforun geçmiş dönemlerle mukayese edilemeyecek ölçüde arttığı bir çağda, bu denli yaygın bir tatminsizliğin varlığı insanı düşünmeye sevk ediyor.
Bazen bütün bunları nankörlük olarak nitelendirmek istesek de gençlerin yaşadığı içsel çelişkileri göz ardı edemeyiz. Çünkü imkânların tekâmülü, insanın ruhsal olgunluğunun da aynı nispette ilerleyeceğini garanti etmez.
Her şeye erişebilmek, neyi arzuladığını bilmek anlamına gelmez. Üstelik başkalarının hayatlarına sürekli tanıklık etmek, insanın kendi yaşamını noksan ve değersiz addetmesine zemin hazırlayabilir.
Bugün bir gence neden yaşadığını sorsak, belki de okulunu bitirmekten, itibarlı bir meslek edinmekten, yüksek bir gelir elde etmekten, kira ve faturalarını ödeyebilmekten bahsedecektir.
Peki, bütün bunlar hayatın nihai gayesi midir, yoksa varlığımızı sürdürebilmek için yerine getirdiğimiz zaruri mükellefiyetler mi?
İnsan yalnızca çalışmak, tüketmek, yetişmek ve günün sonunda yorgunluktan tükenmek için mi dünyaya gelir?
Tekâmül, yani insanın zihinsel ve ruhsal bakımdan olgunlaşması, kendi hakikatini keşfetmesi ve varoluşuna mana kazandırması, bu bitmek bilmeyen hengâmenin neresinde kalır?
Geçim mücadelesinin zaruretlerini inkâr edemeyiz; fakat hayatı yalnızca geçim mücadelesine indirgemek de insanın ruhuna yapılmış büyük bir haksızlık değil midir?
Belki de yaşama hevesimizi yeniden neşvünema buldurabilmek için evvela mutluluğu büyük hadiselerin, görkemli başarıların ve başkalarının takdirinin insafına terk etmekten vazgeçmeliyiz. Zira mutluluk, her zaman ihtişamlı zaferlerin ardında gizlenmez.
Bazen bir kitabın satır aralarında kendimizi keşfetmekte, bazen gün doğumunun sessiz ihtişamına şahitlik etmekte, bazen hiç tanımadığımız bir insanın hayatına küçücük bir iyilikle dokunmakta saklıdır.
Bazen de yıllardır ertelediğimiz bir hayalin ilk adımını atmak, içimizde küllenmiş bir arzuyu yeniden harlandırmaya yeter. Hayatın mucizeleri çoğu zaman sıradanlığın suretine bürünür; onları görebilmek için yalnızca bakmak değil, idrak etmek gerekir.
Unutmamalıyız ki insan ömrünün kıymeti, sahip olduğu maddi varlıkların yekûnuyla ölçülemez. Asıl zenginlik; yaşanmışlıklardan hikmet devşirebilmekte, musibetlerden metanet çıkarabilmekte, hayal kırıklıklarının ardından yeniden ayağa kalkabilmekte ve bütün inkisarlara rağmen kalbinin bir köşesinde umut muhafaza edebilmektedir.
Geçmişin nedametleriyle geleceğin müphem endişeleri arasında sıkışıp kalırken bugünün kıymetini heba etmemeliyiz. Çünkü dün artık telafi edilemeyecek kadar uzakta, yarın ise henüz elimizde olmayacak kadar belirsizdir. Bize bahşedilen yegâne hakikat, içinde bulunduğumuz şu andır.
Belki de artık kendimize dönüp şu suali sormanın vakti gelmiştir: Başkalarının nazarında kim olduğumuzdan bağımsız olarak, kendi iç âlemimizde kim olmayı arzuluyoruz?
Hangi hayallerimizi toplumsal kabullerin uğruna terk ettik? Hangi arzularımızı korkularımızın insafına bıraktık?
Ve en mühimi, kendi hayatımızı yaşamak yerine başkalarının bizden beklediği insan olmaya çalışırken kendimizden ne kadar uzaklaştık?
Zira hayat, yalnızca bir son durağa ulaşma mücadelesi değil, yol boyunca kendini yeniden inşa edebilme cesaretidir. İnsan bazen her şeyini kaybettiğini düşündüğü bir anda kendi hakikatine en çok yaklaştığını fark eder. Bazen de yıllardır peşinden koştuğu şeylere ulaştığında, asıl aradığı cevabın hiçbir zaman dış dünyada olmadığını idrak eder.
Öyleyse yaşam hevesimizi başkalarının takdirine, şartların insafına ve geleceğin belirsizliğine rehin bırakmayalım. Kendimizi keşfetmeyi, öğrenmeyi, üretmeyi, sevmeyi ve yeniden başlamayı ertelemeyelim. Çünkü ömür, tüketildikçe azalan bir zaman diliminden ibaret değildir; anlam kattıkça derinleşen, paylaştıkça çoğalan ve cesaret gösterdikçe zenginleşen bir yolculuktur. Belki de bütün mesele, kaç yıl yaşadığımızda değil, yaşadığımız yılların kaçında gerçekten kendimiz olabildiğimizdedir.