Biliyoruz ki insan ilişkileri, hayatımızın vazgeçilmez olgularındandır.
Eğer toplumda görünür olmak, yaşamımızı sürdürdüğümüzü görmek ve hissetmek istiyorsak, her alanda çevremizdekilerle iletişim hâlinde olmamız gerekir. Bu, bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biridir.
Ama bazen öyle olur ki iletişim kurarken, derdimizi anlatmaya çalışırken çok fazla engele takılıp kalırız. İletişim konusunda iyi olmamız, kendimizi iyi ifade etmemizle bitmez. Önemli olan, anlaşılabilmektir.
Bazen ne anlattığınızdan çok, karşı tarafın ne anladığı önemlidir.
Günümüzde birçok insan, karşısındakini manipüle ettiğinin farkına bile varmadan, konu dışına çıkarak haklı çıkmayı güdüler.
Karşısındakini gerçekten dinlemek yerine, dinliyormuş gibi yapar ve daha o konuşmasını bitirmeden vereceği cevabı hazırlamaya başlar. Bu nedenle karşı tarafa ve anlatılanlara tam anlamıyla odaklanamaz.
Bu noktada, havada asılı kalan sözleriniz ve anlatamadığınız derdiniz nedeniyle “Anlaşılmıyorum” kanısına varırız.
***
Peki, bu davranışın altında bilmediğimiz ne var?
Son yıllarda bu konuya dayalı o kadar çok kitap okudum ki…
Çıkardığım en bariz sonuç şu oldu…
Karşı taraf çoğu zaman sorunu çözmeye ya da hatasını telafi etmeye odaklanmıyor. Asıl amaç, haksızlığını bastırmak ve kendisini haklı çıkarmak oluyor.
Bu tarz ikili ilişkilerin bilinçaltında tek bir amacı var ve aslında kişi, bunu kendi davranışlarıyla ele veriyor:
“Suçluyum; fakat kendimi böyle savunmazsam yetersizliğim ve hatalarım altında ezilecek, bunlarla yüzleşemeyeceğim.”
İkili insan ilişkilerinde en yorucu davranışlardan biri, kişinin kendi hatasıyla yüzleşmek yerine karşısındaki insanı suçlayarak haklı çıkmaya çalışmasıdır.
***
Bir tartışmada herkesin kendine göre bir gerekçesi olabilir. Ancak sağlıklı ilişkilerde önemli olan, kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil; kimin kendi payına düşen sorumluluğu kabul edebildiğidir.
Bazı insanlar hata yaptıklarında özür dilemek yerine hemen savunmaya geçer. “Sen de böyle yapmasaydın”, “Beni sen bu hâle getirdin”, “Asıl sorun sensin” gibi cümlelerle konunun yönünü değiştirirler.
Böylece kendi davranışlarının konuşulmasını engeller, karşı tarafın eksiklerini gündeme getirerek kendilerini haklı göstermeye çalışırlar.
Bir süre sonra tartışmanın konusu ne olursa olsun, suçlanan kişi kendisini açıklamak zorunda kalan tarafa dönüşür.
Daha da kötüsü, bir süre sonra bilinçaltımız “Haksız olan benim” düşüncesine kapılarak bize oyun oynamaya başlar.
Bu davranışın en tehlikeli tarafı ise zamanla karşıdaki insanın kendisinden şüphe etmeye başlamasıdır.
Kişi, “Acaba gerçekten hata bende mi?” diye düşünür. Söylediklerini, davranışlarını ve verdiği tepkileri sürekli sorgular.
Oysa ortada iki tarafın da sorumluluğu varsa yalnızca bir kişinin suçlanması adil değildir.
İnsan ilişkilerinde sorumluluk almak bir zayıflık değil, aksine olgunluk göstergesidir. “Burada ben de hata yaptım” diyebilmek, insanın kendisini küçültmez. Tam tersine, güvenilirliğini artırır.
Çünkü karşısındaki insan bilir ki yaptığı hatayı kabul edebilen biri, aynı hatayı düzeltmek için de çaba gösterebilir. Fakat sorumluluk almaktan kaçan kişiler çoğu zaman farklı bir yöntem kullanır.
Konu kendilerine geldiğinde geçmişte yapılan başka hataları ortaya çıkarırlar. Bugünkü davranışları yerine yıllar önce yaşanmış bir olay konuşulmaya başlanır.
Böylece asıl mesele ortadan kaybolur.
Kişi kendi haklılığını savunmakla cebelleşirken, karşı tarafın yaptığı asıl hata unutulur. Kendini savunmaya alan kişi, sorumluluk alması gereken kişi için tartışmanın yönünü değiştirmiş olur.
***
Bu durum aile içinde, arkadaşlıklarda, iş hayatında ve duygusal ilişkilerde ciddi kırılmalara yol açabilir.
Çünkü sürekli suçlanan insan, bir süre sonra konuşmaktan vazgeçer. Kendisini anlatmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini düşünür.
Önce sessizlik başlar. Ardından mesafe gelir. En sonunda da ilişki, dışarıdan devam ediyor gibi görünse bile içeride tükenir. Oysa bir ilişkinin güçlü olabilmesi için iki tarafın da birbirini dinlemesi gerekir.
Her tartışmanın sonunda mutlaka bir kazanan ve bir kaybeden olmak zorunda değildir. Bazen iki insan da kendi hatasını görüp geri adım atabilir.
“Ben burada yanlış yaptım, sen de şu noktada beni kırdın” diyebilmek, tartışmayı bir savaştan çıkarıp çözüme dönüştürür.
Üste çıkmak, haklı olmak anlamına gelmez.
Sesini yükseltmek, karşı tarafın sözünü kesmek veya onu suçlamak da gerçeği değiştirmez.
İnsan ilişkilerinde asıl güç, karşısındaki insanı susturabilmek değil; gerektiğinde kendi egosunu susturabilmektir.
Çünkü sürekli haklı çıkmaya çalışan insan, bir süre sonra yanında kimsenin kalmadığını fark edebilir.
***
İnsanları suçlayarak kazanılan tartışmalar, çoğu zaman kaybedilen ilişkilerin başlangıcıdır.
Gerçek olgunluk ise “Ben haklıyım.” demekten önce, “Benim de bu olayda bir sorumluluğum var mı?” diye sorabilmektir.
Bence asıl erdem de burada ortaya çıkıyor. Kişinin erdemi, kendisini nasıl yetiştirdiğinin en önemli göstergelerinden biri oluyor. İnsan, en çok da hatasıyla yüzleşebildiği noktada kendisini gösteriyor.
Belki de hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
Bir tartışmada gerçekten haklı çıkmak mı istiyoruz, yoksa ilişkimizi koruyacak bir çözüm mü arıyoruz?
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere…
HOŞÇA KALIN!