Hava Durumu

Tekamülü taşınmazlara bağladık…

Yazının Giriş Tarihi: 23.10.2026 00:07
Yazının Güncellenme Tarihi: 23.10.2026 00:07

Bir süredir girdiğim topluluklarda insanları gözlemliyorum. Genelde sessiz kalıp konuşmaları dinlediğimde şu sonuca vardım ve üzüldüm.

Bize oldu dedirtecek dereceye ne ara geldik?

Yüzyıllar önce dünyaya geliş amacı vardı insanoğlunun.

Tekâmül etmek…

Yani ruhen ve ahlaken olgunlaşmak için bulunduğumuz bu dünyada, ne gariptir ki hepimiz daha fazla şeye sahip olmanın telaşına kapıldık. O kadar vahim durum söz konusu ki yaşam amacımızı ve yeterli bireyler olabilmeyi sadece daha fazla ev, araba ve taşınmazlar edinmeye atfettik.

Bir evimiz varken ikincisini, bir arabamız varken daha gösterişlisini, birikimimiz varken daha fazlasını istiyoruz. Üstelik bir süre sonra sahip olmakla yetinmiyor, sahip olduklarımız üzerinden kendimize bir değer biçiyoruz.

Sanki insanlığımızın, başarımızın ve mutluluğumuzun ölçüsü tapularımızın, banka hesaplarımızın ve maddi varlıklarımızın toplamından ibaretmiş gibi yaşıyoruz. En korkunç olanı ise toplumun diğer bazı bireyleri de birine saygı duyma ölçütünde bu olgulara göre karşı tarafa saygı ve değer biçiyor.

Taşınmazı çok olanın sevildiği, sayıldığı bir toplum…

Peki, bütün bunları yaparken asıl meseleyi gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Dünyaya gelişimizin gayesi yalnızca çalışmak, kazanmak, biriktirmek ve geride daha fazla maddi varlık bırakmak mıydı?

Sahiden dünyaya neden geldik diye kaçımız soruyor kendine?

Benim görüşümde dünyaya gelme amacımız saatlerce mesaisi olan iş, kira, fatura ödemek ya da evlenip çocuk doğurmak, bakmak değil tabiki de. ‘Tekamül’ işte tam olarak bu kelimenin hakkını vermek için geldik.

Yoksa yaşadığımız her tecrübenin içinde kendimizi tanımak, kusurlarımızla yüzleşmek, nefsimizi terbiye etmek ve ruhumuzu olgunlaştırmak gibi daha derin bir sorumluluğumuz mu vardı?

Belki de hayatın bize sunduğu en büyük imtihan, sahip olduklarımızın miktarı değil, onlara ne ölçüde bağımlı hâle geldiğimizdir.

İnsan bazen kendisine sormaya cesaret edemediği soruların üzerini maddi imkânlarla örter. Bugün dönüp aynaya bakıp kaçımız içimizde kaçtıklarımız ile yüzleşip, kendimizi iyi hissetmek için maddesel olguların arkasına sığınmıyoruz ki?

Günümüzde kaç kişi gün içinde yaptığı iyilikten bahsediyor, kaç kişi maddesel koşula bağlamadan var olduğunu yaşamaya çalışıyor?

Çok azımsanacak kadar belki ya da hiç kimse…

Bir tutturmuşuz filanca yerden şu kadara yazlık aldım, şu kadar odalı ev aldım, şu model araba aldımlar…

İçimizdeki boşluğu yeni bir eşyayla, yetersizlik hissini pahalı bir arabayla, değersizlik duygusunu başkalarının takdiriyle susturmaya çalışır hale geldik.

Bir hedefe ulaşır, kısa süreli bir mutluluk yaşar ve ardından yeni bir hedef belirleriz. Çünkü aradığımız huzur, çoğu zaman satın aldıklarımızın içinde değil, yüzleşmekten kaçtığımız kendi iç dünyamızdır.

Belki de bu yüzden dış dünyamızı güzelleştirmek için gösterdiğimiz gayretin küçük bir bölümünü iç dünyamıza ayırmıyoruz. Başkalarının hayatlarını dikkatle inceliyor, neye sahip olduklarını hesaplıyor, başarılarını kendimizinkiyle kıyaslıyoruz.

Fakat kendi davranışlarımızı, kırdığımız kalpleri, beslediğimiz kibri ve susturamadığımız hırslarımızı aynı titizlikle sorgulamıyoruz. Başkalarının eksiklerini görmekte mahirleşirken kendi noksanlarımız karşısında körleşiyoruz.

Elbette ev sahibi olmak, çalışmak, üretmek ve geleceğimizi güvence altına almak yanlış değildir. Maddi imkânlar hayatımızı kolaylaştırır, ailemize güven verir ve ihtiyaçlarımızı karşılar. Mesele sahip olmak değil, sahip olduklarımızın bizi yönetmeye başlamasıdır.

Biriktirdiklerimiz hayatımızı kolaylaştırmak yerine bütün zamanımızı, enerjimizi ve huzurumuzu tüketiyorsa, kazancımızın bedelini farkında olmadan kendimizle ödüyor olabiliriz.

Üstelik zaman, bütün hesaplarımızın üzerinde sessizce ilerliyor. Bir gün yaşımızın ilerlediğini, sevdiklerimizin eksildiğini ve yıllarımızın geri gelmeyeceğini anlıyoruz. O vakit kaç evimizin olduğunu değil, o evlerde nasıl hatıralar biriktirdiğimizi; ne kadar kazandığımızı değil, hayatımıza ne kadar anlam kattığımızı düşünmeye başlıyoruz.

Çünkü hiçbir servet, geçmiş bir günü geri getiremiyor, hiçbir mülk ihmal edilmiş bir sevgiyi kendiliğinden onaramıyor.

Belki de tekâmül, her geçen gün daha fazlasına sahip olmak değil, sahip olduklarımızın arasında kendimizi kaybetmemeyi öğrenmektir. Hırslarımızı ihtiyaçlarımızdan ayırabilmek, arzularımızı sorgulayabilmek ve hayatın bize yüklediği sorumluluğu idrak edebilmektir.

Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: Biriktirdiklerimizle gerçekten hayatımızı mı zenginleştiriyoruz, yoksa içimizde yüzleşmekten kaçtığımız bir gerçeğin üzerini mi örtüyoruz?

Unutmayalım ki insanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı taşınmazların sayısıyla değil, kendi içinde inşa ettiği karakterle ölçülür. Belki de bu dünyadaki en büyük kaybımız, her şeyi kazanmaya çalışırken kendimizi kaybetmemizdir.

Yeni yazımda görüşmek üzere…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.