Dünkü yazıma kaldığı yerden devam ediyorum…
Sevgili okurlar!
Şimdi ekranı kapatalım ve kendi hayatımıza bakalım.
Türkiye’de bir genç ev kiralamaya çalışıyor. Bir emekli ay sonunu getirmeye çalışıyor. Bir çalışan maaşıyla geçinmeye çalışıyor. Bir aile, artan giderlerin arasında çocuklarının geleceğini planlamaya çalışıyor.
Bir işveren ise satış yapmasına rağmen parasını zamanında tahsil edemediği için nakit sıkışıklığı yaşayabiliyor. Üretim maliyetlerini, finansman giderlerini, ücretleri ve ödemeleri aynı anda yönetmeye uğraşıyor.
Bu insanların yaşadığı sorunlar birbirinden farklı. Çözüm yolları da aynı değil.
Fakat hepsinin ortasında şu soru duruyor:
Bunca çabanın sonunda insanın elinde ne kalıyor?
Bir genç için bu soru, çalışarak bağımsız bir hayat kurup kuramayacağıyla ilgili.
Bir emekli için yıllarca çalıştıktan sonra insanca yaşayıp yaşayamayacağıyla.
Bir çalışan için maaşının yalnızca faturaları karşılamaya mı yeteceğiyle.
Bir işveren için ise bütün gün çalışıp, üretip, satış yaptıktan sonra işletmesinde gerçekten para kalıp kalmayacağıyla.
Fransa’da bu soruların bir bölümü sokakta duyuluyor. Türkiye’de ise bazen mutfakta, bazen iş yerinde, bazen bir banka hesabının başında, bazen de gelecek planlarından vazgeçen bir gencin sessizliğinde karşımıza çıkıyor.
Bir ülkede insanların sokağa çıkması, diğerinde insanların susması tek başına memnuniyet veya memnuniyetsizlik ölçüsü değildir.
Çünkü herkes aynı şekilde tepki vermez.
Kimi sesini yükseltir. Kimi beklentisini küçültür. Kimi başka bir ülkeye gitmeyi düşünür. Kimi de artık bir şeyin değişeceğine inanmadığı için konuşmaktan vazgeçer.
Sessizlik her zaman huzur anlamına gelmez.
MESELE DAHA FAZLA KAZANMAK DEĞİL
Belki de ekonomik tartışmaların en önemli tarafı burada başlıyor.
Daha fazla üretmek istiyoruz. Daha fazla ihracat yapmak, daha fazla yatırım çekmek, şirketlerimizi büyütmek istiyoruz. Bunların hepsi önemli.
Ancak büyümenin insan hayatına nasıl yansıdığını da sormak zorundayız.
Şirketler için yalnızca ciroya değil, kâra, nakit akışına ve sürdürülebilirliğe bakıyoruz. Ülkeler için de yalnızca büyüme rakamlarına değil, bu büyümenin insanların yaşam koşullarına ne kattığına bakmamız gerekmez mi?
Bir işletmenin kasasında para kalmıyorsa satış rakamı tek başına yeterli değildir.
Bir insanın hayatında güven, zaman ve gelecek umudu kalmıyorsa ekonomik başarıyı da yeniden değerlendirmek gerekir.
Mesele insanları çalışmaktan vazgeçirmek değil. Çalışmanın, üretmenin ve gelişmenin daha iyi bir hayata dönüşmesini sağlamak.
Çünkü ekonomik başarı, insanların hayatını kolaylaştırdığı ölçüde anlam kazanır.
NEDENLERİ SORGULAYABİLMEK…
Fransa’daki görüntüleri izleyip “Yine sokağa dökülmüşler” demek kolay.
Zor olan, o görüntülerin bize ne anlattığını düşünmek.
Dünyada yaşanan her olayın aynısının Türkiye’de yaşanacağını söyleyemeyiz. Başka ülkelerin sorunlarını kendi ülkemizin koşullarıyla birebir eşitlemek de doğru olmaz.
Ama başka ülkelerdeki gelişmelere yalnızca uzaktan bakıp geçmek, bize benzeyen soruları fark etmemize engel olabilir.
Bir ülkede insanlar neden öfkeleniyor? Gençler neden geleceklerinden endişe ediyor? Çalışanlar neden emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşünüyor? Üreticiler neden daha fazla çalıştıkları hâlde kendilerini güvende hissetmiyor?
Bunlar yalnızca Fransa’nın soruları değil. Farklı cevapları olsa da dünyanın birçok ülkesinde üzerinde düşünülmesi gereken sorular.
Belki de asıl mesele, insanların neden sokağa çıktığını anlamaktan önce, o noktaya gelmeden önce seslerinin duyulup duyulmadığını sorgulamak.
Çünkü toplumsal sorunlar bir gecede ortaya çıkmıyor. Biriken geçim sıkıntısı, karşılanmayan beklentiler, güvensizlik ve gelecek kaygısı zamanla büyüyebiliyor.
Bir gün karşımıza bir protesto görüntüsü olarak çıkıyor. Bir gün sandıkta, bir gün göç kararında, bir gün tüketim alışkanlıklarında, bir gün de insanların artık daha fazlasını istemekten vazgeçmesinde kendini gösteriyor.
Dünyaya Fransız kalmak, başka bir ülkede yaşananları anlamamak değildir yalnızca. Bazen, orada yükselen soruların bir gün bizim kapımızı da çalabileceğini düşünmemektir.
Ve belki de bugün asıl sormamız gereken soru şu:
İnsanlardan daha çok çalışmalarını mı bekliyoruz, yoksa bütün bu çalışmanın sonunda daha iyi bir hayat kurabilmelerini mi istiyoruz?