Herkes kendini korumaya çalışıyor. Peki, neden hepimiz zorlanıyoruz?
Bir düşünün…
Ekonomide belirsizlik arttığında vatandaş ne yapar? Parasını korumaya çalışır. Harcamalarını kısar, büyük alışverişlerini erteler, elindeki parayla ay sonunu nasıl getireceğini hesaplar.
İşveren ne yapar? Yarın ne olacağını kestiremediği için yeni yatırım kararını erteler. Yeni çalışan almak yerine mevcut kadroyla devam eder. Elindeki parayı harcamak yerine kasasında tutmayı tercih eder.
Banka ne yapar? Ekonomideki risklerin arttığını düşünüyorsa kredi verirken daha temkinli davranır. Kredinin maliyetini yükseltebilir, daha fazla güvence isteyebilir.
Devlet ne yapar? Enflasyonu düşürmeye, ekonomik dengeleri korumaya ve büyümeyi sürdürmeye çalışır.
Aslında herkesin kendine göre bir nedeni vardır. Kimse parasını kaybetmek, işini riske atmak veya geleceğe güvensiz bakmak istemez.
Ama burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Herkes kendini korumaya çalışırken, neden ortaya hepimizin daha fazla zorlandığı bir tablo çıkabiliyor? Birinin aldığı karar, diğerinin hayatını değiştiriyor
Vatandaş harcamalarını kıstığında işletmenin satışı düşebilir.
İşletmenin satışı düştüğünde yeni yatırım yapması zorlaşabilir. Yatırım ertelendiğinde yeni iş imkânları da azalabilir.
İşletmelerin gelirleri ve nakit akışları zayıfladığında bankalar kredi verirken daha temkinli davranabilir. Krediye ulaşmak zorlaştığında ise işletmenin üretimini artırması veya günlük ödemelerini karşılaması daha güç hâle gelebilir.
Böylece birbirini etkileyen bir döngü ortaya çıkar.
Vatandaş harcamalarını kısar, işletme yatırımını erteler, banka riskini azaltmaya çalışır. Herkes kendi açısından mantıklı bir karar alıyor olabilir. Fakat bu kararlar aynı anda gerçekleştiğinde ekonomideki hareketlilik zayıflayabilir.
İşte oyun teorisi tam da bu ilişkiyi anlamamızı sağlar. Oyun teorisi, yalnızca bir kişinin ne yaptığıyla ilgilenmez. Bir kişinin kararının diğerlerini nasıl etkilediğine ve diğerlerinin vereceği karşılığın ilk kişiyi nasıl etkilediğine bakar.
Çünkü ekonomi, herkesin kendi başına oynadığı bir oyun değildir. Peki, herkes farklı bir hamle yaparsa ne olur? Şimdi aynı tabloya başka bir açıdan bakalım.
Vatandaş geleceğe daha fazla güven duyarsa harcamalarını ve birikimlerini daha sağlıklı planlayabilir. İşveren, önünü görebildiğinde yatırım yapmayı ve yeni çalışan almayı değerlendirebilir.
Banka, işletmelerin ödeme gücünü doğru analiz edebildiğinde finansmanı daha verimli alanlara yönlendirebilir. Devlet, ekonomik kuralları öngörülebilir biçimde uyguladığında vatandaşın ve iş dünyasının geleceğe ilişkin karar alması kolaylaşabilir.
Bunların hiçbiri tek başına bütün sorunları çözmez. Ancak doğru koşullar oluştuğunda birinin attığı olumlu adım, diğerlerinin de daha sağlıklı kararlar almasına yardımcı olabilir.
Burada amaç, herkesin aynı şeyi istemesini sağlamak değildir. Vatandaşın alım gücünü korumak istemesiyle işverenin kâr etmek istemesi farklı hedeflerdir. Bankanın riskini yönetmesi de doğaldır.
Asıl mesele, bu farklı hedeflerin birbirini sürekli zorlaştırdığı değil, mümkün olduğunca desteklediği bir ekonomik düzen kurabilmektir.
Türkiye'nin meselesi yalnızca para değil, güven ve öngörü meselesi de…
Bir işletme bugün satış yapıyor olabilir. Ancak maliyetlerinin ne olacağını, müşterisinin parasını zamanında ödeyip ödeyemeyeceğini veya finansmana hangi koşullarda ulaşabileceğini öngöremiyorsa uzun vadeli karar almakta zorlanabilir.
Vatandaşın geliri artmış olabilir. Fakat önümüzdeki aylarda kira, gıda ve diğer giderlerinin ne kadar yükseleceğinden emin değilse kendisini hâlâ güvende hissetmeyebilir.
Dolayısıyla ekonomiyi değerlendirirken yalnızca bugün ne kadar satıldığına, ne kadar kredi verildiğine veya fiyatların ne kadar arttığına bakmak yeterli değildir. İnsanların geleceğe ne kadar güven duyduğu ve bu güvenin gerçek ekonomik koşullarla desteklenip desteklenmediği de önemlidir.
Çünkü güven tek başına yeterli değildir; ama güvenin olmadığı yerde yatırım yapmak, uzun vadeli plan kurmak ve iş birliğine gitmek daha zor olabilir.
Peki, Türkiye bu oyunu nasıl değiştirebilir?
Öncelikle herkese yalnızca kendi sorununu çözmesini söyleyerek değil, daha sağlıklı kararlar alabileceği koşulları oluşturarak.
Vatandaşın gelirinin alım gücünü koruyabildiği, işletmenin yatırım kararını öngörülebilir koşullarda alabildiği, bankanın üretken işletmeleri doğru değerlendirebildiği ve ekonomik kuralların güven verdiği bir ortam oluşturmak gerekiyor.
İşletmeler açısından da yalnızca satış miktarına değil, tahsilata ve nakit akışına odaklanmak önemli. Çünkü satış yapmak, parayı kasaya koymakla aynı şey değildir.
Devlet açısından ise enflasyonla mücadele ve ekonomik istikrarın yanında üretim, istihdam, verimlilik ve yatırım ortamının da birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
Bunlar kolay ve bir günde gerçekleşecek işler değil. Üstelik her kararın bir maliyeti, her tarafın farklı öncelikleri var. Ancak oyun teorisinin gösterdiği önemli bir gerçek var:
Sonuçları değiştirmek için yalnızca kişilerin kararlarına değil, o kararları şekillendiren koşullara da bakmak gerekir.
Son soru: Herkes kendi hesabını yaparken Türkiye'nin hesabını kim yapıyor?
Vatandaş ay sonunu getirmeye çalışıyor. Esnaf dükkânını döndürmeye çalışıyor. İşveren maaşları ve tedarikçi ödemelerini yetiştirmeye çalışıyor. Banka riskini yönetmeye çalışıyor. Devlet ekonomik dengeyi sağlamaya çalışıyor.
Bütün bunlar anlaşılır çabalar.
Ancak bu çabaların sonunda daha fazla üretim yapabiliyor muyuz? Daha verimli işletmeler kurabiliyor muyuz? İnsanlara daha iyi iş imkânları sunabiliyor muyuz? Geleceğe daha güvenle bakabiliyor muyuz?
Asıl mesele, herkesin kendi çıkarını düşünmesi değil. Kendi çıkarımızı korumaya çalışırken, aldığımız kararların başkalarını ve sonunda hepimizi nasıl etkilediğini görebilmek.
Belki de Türkiye'nin önündeki en önemli stratejik soru şu:
Kısa vadede kendimizi korumak için aldığımız kararları, uzun vadede birlikte güçlenmemizi sağlayacak kararlara nasıl dönüştürebiliriz?
Çünkü bazen sorun, kimin doğru hamleyi yaptığı değildir. Sorun, herkes doğru hamleyi yaptığını düşünürken neden ortaya istediğimiz sonucun çıkmadığıdır.