57 ülke, 2 milyar insan ve 24 trilyon dolarlık ekonomik büyüklük… Küresel ticaretin kuralları değişirken Türkiye ile İslam coğrafyası bu potansiyeli ortak bir ekonomik güce dönüştürebilecek mi?
Dünya ekonomisi önemli bir kırılma döneminden geçiyor. Uzun yıllar boyunca küresel ticarete yön veren kurallar, kurumlar ve ekonomik dengeler değişiyor. Ülkeler artık yalnızca daha fazla ihracat yapmanın değil, üretimlerini korumanın, tedarik zincirlerini güvence altına almanın ve stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmanın hesabını yapıyor.
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'nun İstanbul'daki İslam İşbirliği Teşkilatı İş Liderleri Zirvesi'nde yaptığı değerlendirmeler, aslında bu dönüşümün ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Hisarcıklıoğlu'nun dikkat çektiği gibi küresel ekonomi ve siyasette yaşananlar, dünyanın daha kırılgan, değişken ve öngörülemez hale geldiğini gösteriyor. Ticarette korumacılık artıyor, ülkeler arasındaki ekonomik rekabet zaman zaman ticaret savaşlarına dönüşüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ve yaklaşık 70 yıldır farklı ölçülerde işleyen küresel ekonomik sistemin kuralları artık aynı şekilde çalışmıyor.
Bu tespit, yalnızca bir ekonomik değerlendirme değil. Önümüzdeki dönemde ülkelerin nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine ilişkin önemli bir uyarı.
ESKİ EKONOMİK DÜZEN DEĞİŞİYOR
Geçmişte küreselleşme, üretimin en düşük maliyetli olduğu yerde yapılması ve ürünlerin serbestçe dünya pazarlarına taşınması üzerine kuruluydu. Bugün ise tablo farklılaşıyor.
Artık maliyet kadar güvenilir tedarikçi, lojistik güvenliği, enerjiye erişim, teknoloji kapasitesi ve siyasi riskler de önem taşıyor. Ülkeler stratejik ürünlerde kendi üretim kabiliyetlerini geliştirmeye çalışıyor. Ticaret anlaşmaları kadar ekonomik güvenlik ve bölgesel iş birlikleri de ön plana çıkıyor.
Bu değişim, Türkiye gibi üretim altyapısına, girişimci iş dünyasına ve stratejik coğrafi konuma sahip ülkeler açısından yeni fırsatlar kadar yeni sorumluluklar da getiriyor.
Çünkü yeni ekonomik düzende yalnızca iyi üretmek yeterli olmayacak. Hangi ülkelerle ortak hareket ettiğiniz, hangi tedarik zincirlerinin içinde yer aldığınız ve kriz dönemlerinde ne kadar dayanıklı olduğunuz da belirleyici olacak.
24 TRİLYON DOLARLIK POTANSİYEL
İşte bu noktada İslam coğrafyasının ekonomik potansiyelini yeniden değerlendirmek gerekiyor.
İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 57 üyesi, yaklaşık 2 milyar nüfusu ve 24 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğü temsil ediyor. Ancak bu büyük potansiyele rağmen ülkeler arasındaki ticaret ve yatırım ilişkileri henüz ulaşılabilecek seviyede değil.
Türkiye'nin İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi ülkelerle ticari ilişkilerinde son yıllarda önemli gelişmeler yaşandı. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye'nin İİT ülkeleriyle dış ticaret hacmi 2013 yılında 87,6 milyar dolar seviyesindeyken, 2025 yılında yaklaşık 1,4 kat artarak 119,1 milyar dolara yükseldi.
2025 yılında en fazla ticaret gerçekleştirilen İİT ülkeleri yaklaşık 19 milyar dolarla Birleşik Arap Emirlikleri, 14,3 milyar dolarla Irak, 7,9 milyar dolarla Mısır ve 7,9 milyar dolarla Kazakistan oldu. Bu rakamlar önemli bir gelişmeye işaret ediyor. Ancak 57 ülkenin oluşturduğu ekonomik potansiyel düşünüldüğünde hâlâ değerlendirilebilecek büyük bir alan bulunuyor.
Mesele artık yalnızca daha fazla mal satmak değil. Ortak üretim tesisleri kurmak, yatırım sermayesini harekete geçirmek, teknoloji geliştirmek ve üçüncü ülke pazarlarına birlikte açılmak gerekiyor.
STRATEJİK BİR AVANTAJ
Türkiye'nin otomotiv, makine, tekstil, demir-çelik, beyaz eşya, gıda ve inşaat malzemeleri gibi sektörlerde önemli bir üretim tecrübesi bulunuyor. Diğer tarafta İslam coğrafyasında enerji kaynakları, yatırım fonları, sermaye birikimi ve büyüyen pazarlar var.
Bu iki potansiyeli bir araya getirebilirsek yeni ekonomik düzende daha güçlü bir konum elde edebiliriz.
Körfez ülkelerinin sermayesiyle Türkiye'nin sanayi altyapısı ortak yatırımlara dönüşebilir. Afrika'da tarım ve gıda işleme tesisleri kurulabilir. Orta Asya'da makine, otomotiv yan sanayi ve altyapı yatırımları geliştirilebilir.
Bursa gibi üretim merkezleri de bu iş birliğinin önemli aktörleri olabilir. Otomotiv, tekstil, makine, metal ve gıda sektörlerimiz için bu coğrafya yalnızca yeni bir ihracat pazarı değil, ortak üretim ve yatırım fırsatıdır.
Üstelik bu süreçte KOBİ'leri de unutmamalıyız. Türkiye'nin üretim gücünün önemli bir bölümünü oluşturan küçük ve orta ölçekli işletmelerin uluslararası ortaklıklara ulaşması için finansman, ticari bilgi ve güvenilir iş bağlantıları sağlanmalı.
ENGELLERİ KALDIRMALIYIZ
Hisarcıklıoğlu'nun gündeme getirdiği vize engelleri, gümrük süreçleri ve ticari uyuşmazlıkların çözümü gibi konular tam da bu nedenle önemli.
Bir iş insanının başka bir ülkeye ulaşmakta zorlandığı, ürünlerin gümrüklerde zaman kaybettiği veya ticari anlaşmazlıklarda hukuki güvencelerin yeterince öngörülemediği bir ortamda ekonomik ortaklıkları geliştirmek kolay değil.
İstanbul Tahkim Merkezi'nin İslam ülkeleri arasındaki ticari uyuşmazlıklarda daha etkin kullanılması, ortak yatırım fonlarının geliştirilmesi, gümrük işlemlerinin kolaylaştırılması ve iş insanlarının hareketliliğinin artırılması gerekiyor.
B57+ İş Liderleri Zirvesi gibi platformlar da yalnızca toplantıların yapıldığı organizasyonlar olarak kalmamalı. Somut yatırım projelerinin, üretim ortaklıklarının ve ticari anlaşmaların geliştirildiği merkezlere dönüşmeli.
YERİMİZİ KENDİMİZ BELİRLEMELİYİZ
Önümüzdeki yıllarda küresel ekonomide rekabetin daha çok bölgesel ortaklıklar, güvenilir tedarik zincirleri, teknoloji ve üretim kapasitesi üzerinden şekillenmesi beklenebilir. Bu dönüşümün dışında kalmak istemiyorsak bugünden hazırlık yapmalıyız.
Türkiye'nin tek başına sahip olduğu üretim gücü önemli. İslam coğrafyasının sermayesi ve pazar büyüklüğü de önemli. Ancak asıl değer, bu imkânların birlikte harekete geçirilmesiyle ortaya çıkacak.
Artık yalnızca zirvelerde verilen mesajları değil, hayata geçirilen projeleri konuşmalıyız. Kaç ortak yatırım yapıldı? Kaç fabrika kuruldu? Kaç KOBİ yeni pazarlara ulaştı? Kaç ülke arasında ticaretin önündeki engeller kaldırıldı?
Bu soruların cevapları, ekonomik iş birliğinin gerçek başarısını gösterecek.
Dünya değişiyor. Eski ekonomik düzenin kuralları zayıflarken yeni dengeler kuruluyor. Böyle bir dönemde birbirinden kopuk hareket eden ülkelerin bu dönüşümden güçlenerek çıkması kolay değil.
Türkiye ve İslam coğrafyası için asıl fırsat, sahip oldukları ekonomik potansiyeli ortak bir üretim, yatırım ve ticaret gücüne dönüştürmek.
Çünkü yeni dünya düzeninde yalnızca güçlü olmak yetmeyecek; birlikte güçlü olabilmek gerekecek.