Başlıkta da olduğu gibi bizler aslında tarihe tanıklık ediyoruz da pek farkında değiliz. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı övmek için belirtmiyorum. Benim yazılarımı takip ettiğini düşünmüyorum. AK Partililere güzel görünme amacım da yok. Sadece kendime notlar düşüyorum. Geleceğe dair kafa yorup bu fikirleri kayda geçirme peşindeyim. Bir de okuyanlara dilde bir tat, akılda bir kapı açma hevesim var. Hemen herkes manipüle edildiğine o kadar emin ki baştan bazı konuları izah etmek gerekiyor. (Zaten herkesin kendisini manipüle edilecek kadar kilit bir noktada görmesi de ayrı bir gariplik) Konumuz tabi ki Erdoğan’ın Birleşmiş Milletlerdeki konuşması ve bunun değerlendirmesi.
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarından önce kısa bir tarih turu atarsak BM Genel Kurulu’nda konuşan Türk ve bir tık geniş açıdan bakarsak müslüman liderlerin konuşmalarına değinmek gerekli. ‘21’inci Yüzyıl Türk asrı olacaktır!’ sözleriyle akıllarda yer edinen merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özel hemen hemen 41 yıl önce 22 Ekim 1985 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşuyor.
Özal’ın konuşmasının ana hatlarına baktığımızda, Filistin halkının bir vatan sahibi olması gerektiğini savunmuştur. Kalıcı bir barış için Arap devletlerinin İsrail'in varlığını kabullenmesi gerektiğine işaret ederek dengeli ve gerçekçi bir dış politika mesajı vermiştir. Küresel barış, ekonomik kalkınma ve uluslararası sorunların çözümünde diyalog ve çok taraflı iş birliğinin önemini vurgulamıştır. Zamanın ruhuna, Türkiye’nin gücüne ve pozisyonuna göre oldukça ‘cüretkâr’ kabul edilebilecek bir konuşmaydı. Zira kısa bir araştırma yapınca müslüman liderler arasında Kaddafi’nin 2009 yılındaki spektaküler konuşmasından sonra kayda değer bir konuşma da olmamıştır. Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse Kaddafi, kendisine ayrılan 15 dakikalık süreyi aşarak tam 100 dakika kürsüde kalmıştır. Konuşması sırasında BM Güvenlik Konseyi’ni "terör konseyi" olarak nitelendirmiş ve elindeki BM Şartı kitapçığını canlı yayında yırtıp arkaya fırlatmıştır. Sürekli konuşmaktan yorulan Kaddafi'nin özel tercümanı, yorgunluktan baygınlık geçirerek yarıda görevini bırakmak zorunda kalmıştır. Kaddafi’nin konuşması dünyayı çalkalamıştı. Yine bir parantez açmak gerekirse bize değişik gelse de katledildikten sonra ülkesi için yararlı bir lider olduğu ortaya çıktı.
***
DEMİREL’DEN ÇİFTE STANDART VE TERÖRİZM
Az sayıda Türk lider BM de konuştu. Dönemin başbakanı olan Süleyman Demirel de BM’de konuşan isimlerden birisi oldu. Demirel, soğuk savaş sonrası döneme denk gelen cumhurbaşkanlığı sürecinde, BM kürsüsünden sık sık bölgesel istikrar, Balkanlar (özellikle Bosna ve Kosova krizleri) ve Kafkasya'daki çatışmalar üzerinde durmuştur. Türkiye'nin bu krizlerdeki arabulucu ve barış yanlısı rolünü BM vizyonuyla bağdaştırmıştır. Demirel'in BM hitaplarında en çok işlediği temalardan biri uluslararası terörizmdir. Terörün küresel bir tehdit olduğunu, din, dil veya coğrafya ayrımı gözetmeksizin tüm ülkelerin teröre karşı ‘çifte standart uygulamadan’ ortak bir cephe alması gerektiğini hararetle savunmuştur. 90'lı yıllarda dünyadaki jeopolitik dengelerin değişmesiyle birlikte Demirel, BM Güvenlik Konseyi'nin yapısının adaletsiz olduğunu ve dünyayı tam anlamıyla temsil edemediğini dile getiren liderlerden biri olmuştur. Daha katılımcı, demokratik ve adil bir BM yapısının inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur.
***
ERDOĞAN DEVLET REFLEKSİNE UYGUN DAVRANIYOR
Dikkat ettiyseniz Özal da Demirel de dönemin güç dengelerine rağmen oldukça açık ve Türkiye’nin sınırlarının ötesinde cümleler kuruyorlar. Gelelim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM konuşmalarına. Erdoğan’ın 2014 yılında ‘Dünya Beşten Büyüktür’ konuşması taraflı tarafsız BM’de Türk ve Müslüman liderin yaptığı en vurucu ve ‘cüretkâr’ konuşmaydı. İçerik doluluğu ve üslup açısından son derece etkiliydi. Zaten Türk dış politikasının gücü elinde topladıkça adım adım inşa etmek istediği paradigmanın manifestosu gibiydi. Evet kendimizi küçük görmekten canımız çıktığı için Türk dış politikasının da 40 50 100 yıllık politik vizyonlar ortaya koyabileceğine ihtimal vermiyoruz. Ama Özal’ın 41 yıl önceki konuşmasının ruhuyla Erdoğan’ın konuşmalarının ruhu aynı. Arada değişen bir takım üslup farklılıkları ve artan gücün imkan verdiği ölçülerin değişmesi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkenin artan gücünü dış politikada tam anlamıyla sahaya yansıtıyor. Hatta soft ve hard power ötesinde smart power’la (Sert güç ile yumuşak güç stratejilerinin ve araçlarının bir arada, dengeli bir şekilde kullanılmasıdır. Askeri ve ekonomik kapasitenin yanı sıra diplomasi, ittifaklar ve meşruiyetin harmanlandığı stratejidir).
Her dönemin muhalif angajmanlarından birisi olan Türkiye’nin sınırları dışındaki konularla ilgisi ne. Ne gerek var tarzı çıkışlara başladığımız üzere uluslararası literatürle cevap vermek gerekiyor. Potansiyel ve Fiili Güç (Potential vs. Actual Power): Bir devletin sahip olduğu coğrafi, nüfus ve ekonomik kaynakların toplamı (potansiyel) ile bunu kriz anında askeri veya siyasi sonuca dönüştürebilme yeteneği (fiili) arasındaki ayrımdır.
Büyük bir tarih köklü bir coğrafi bağlantı ve büyük devlet olma misyonu olan Türkiye’nin bölgesel ve küresel konularda söz söyleme hakkı ve ‘cüreti’ vardır. Bizler güçlendiğimiz ölçüde küresel bir cürete sahip olmaya hakkı olan bir devletiz. Erdoğan ve öncülleri bunu iç politikada popüler olmak için yapmadılar. Başında oldukları devletin reflekslerine itaat ettikleri için bu duruşları sergilediler. İç politikada halkın bu tip küresel vizyonu desteklemesi de halkın büyük devlet bilincinden geliyor. Halkımız dışarıda atılan adımlarla içerideki durumu birbirinden ayırıyor. Bugün BM konuşması için alkışladığı Erdoğan’ı ekonomik kriz sebebiyle terletiyor. Erdoğan’ın son BM konuşmasını içerik ve dünyada getirdiği sesle de irdelemek isterim. Ancak öncesinde Türk devlet yapısının ortaya koyduğu duruşu belirtmek istedim.