Dünya üzerinde bayrağını en çok seven milletlerin başında geliyoruz. Bir yılı geride bırakan yeni açılım sürecinin bugüne kadar geçtiği en dar geçit de geçtiğimiz gün bayrağımıza olan saldırı sonrası oldu. Şam’ın Suriye’deki YPG güçlerine başlattığı harekâtla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin tezlerinin dışında bir senaryonun olmayacağı tekrar tüm dünyaya ilan edilmiş oldu. Suriye’deki durumun ülke içindeki yansımalarının süreci zorlayacağı aşikardı.
Öylede oldu ancak hesaba katılmayan şu ki bayrağımıza olan saldırının affı olmaz. Vatandaşlarımızın bir bölümü sürece belki mesafeli yaklaşıyordu ama açıktan süreci akamete uğratacak bir hareket de gelmiyordu. Son olayla birlikte milletimizin vatan ve bayrak sevgisinin süreçlerden, konjonktürlerden bağımsız ve her şeyin çok üstünde olduğunu sevinerek gördük.
Konuyla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bayrağımıza uzanan o kirli elleri muhakkak bulacak, bunun hesabını o hainlerden mutlaka soracağız" dedi.
Sürecin başlatıcısı, mimarı ve moda tabirle banisi olan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, “Kürt kardeşlerimiz başka, SDG/YPG başkadır” ve “Demokrasiden sapmayacağız” sözlerine dikkat çekmek istiyorum. Post modern dünyada ki -post moderniteyi de aşarak vahşi kapitalizmin küresel hakimiyeti diyebiliriz- her kavram amaca giden yolda bir aparat olmuşken siyasilerde tıpkı pazarlamacılar gibi her kavramı kendi amaçları için kullanıyorlar.
En revaçta olan Atatürk ve din kavramlarıyken ‘Kürt’ kavramı da politikacıların malzemesi olmuş durumda. Bahçeli’nin “YPG başka, Kürt kardeşlerimiz başka” söylemi de bu kullanıma özel bir karşılık anlamında ve gayet yerinde. Yakın çevresinden edinilen bilgilere göre Bahçeli’nin özellikle tutuklamalar konusunda rahatsızlığa sahip olduğu biliniyor.
“Demokrasiden sapmayacağız” sözünü de bu bağlamda Cumhur İttifakı’ndaki ortağı AK Parti’ye yönelik eleştirilerinin küçük donesi olarak görmekteyim.
Devlet Bahçeli üzerinde düşündükçe ve kendisine yakın isimlerin de açıklamalarına bakarak (Mümtazer Türköne v.b.) kendisinin mesaj verme tarzının biraz kapalı olmakla birlikte, yazılsa önemli bir roman karakterinde gözlemlenebilecek derinlikte bir düşünüş koridorundan geçiyor.
Onun için her sözünde bir anlam aramamakla birlikte hemen her sözünde de farklı bir anlam kapısına rast geliyoruz.
Yakın tarihte gördük ki ülkemiz dışında bulunan Kürt nüfus bir devlet kurmak ve bu yapının içine Türkiye sınırlarından da parça almak istiyor. Ve görüyoruz ki ülkemiz içinde bu isteğe rağbet edilmiyor. Sınırlı bir desteğin ötesinde kitlesel bir destekten söz etmek komik olacaktır.
Gerek Irak’ın parçalanması sürecinde gerekse şimdi Suriye sürecinde temel tez orada de facto bir Kürt devletinin kurulması ve sonrasında İran ve Türkiye’den parçalar alarak bir devlet kurulması. Bu ihtimal, Türkiye ve İran gibi iki devlet varken Suriye de ilk toparlanma sonrasında bunun imkânsızlığını dünyaya gösterdi.
Türk tezi arada hangi güç olursa olsun hayata geçti ve Türkiye’nin isteğinin çok dışında bir hareket olamaz. Doksanlı yıllarda gücü ve enerjisi çok daha düşük olan Türkiye, Irak’ta buna izin vermediyse şimdi izin vermesi zaten imkânsız. Yeri gelmişken böyle bir angajmanı iç politik dezavantajları yıllarca yüklenerek devam ettirebilen bir irade olarak (sığınmacı Suriyeliler konusunda kamuoyu baskısı her zaman vardı) Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bu süreçlerin yürütücüleri Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve MİT Müsteşarı İbrahim Kalın başka bir ülkede olsa büyük bir başarının mimarları olarak takdir edilirlerdi.
Son olarak, vatanını ve bayrağını seven her vatandaş gibi bayrağımıza uzanan eller kırılsın isterim. Girdiğimiz bu barış sürecinin de her türlü provokasyona rağmen devam etmesini de.