Her dönemin bir parlayanı olur. Mübarek Ramazan ayı geldiğinde TV kanallarını deyim yerindeyse hocalar egemenliği altına alır.
Birçoğu güzel şeyler söyler ama bir isim ne yazık ki negatif olarak simge olmuştu. Bu Ramazan’a damga vuran, kahraman olan ise Celal Karatüre oldu: ‘Kabe’de Hacılara Hu Der Allah’ dedi.
Yediden yetmişe milyonları peşinden sürükledi. Milyar dolarlık reklam kampanyalarıyla kültürel asimilasyon yapmaya kalkarsın; birisi çıkar olayı ters yüze çevirir, hevesin kaçar!
Şunu çok iyi bilmeliyiz ki biz Müslüman-Türk olduğumuzu unuturuz ama rakiplerimiz bunu unutmaz. Ailemizi, değerlerimizi, plastik süper kahramanlarıyla milyar dolarlık kampanyalarla istila etmeye çalışırlar…
Her şey de onlar için iyi gider, başarı çok çok yakındadır.
Çocuklar şu-man, bu-man kıyafetleri giyer ortalarda dolaşır ‘hah tamam’ dersin. Sonra içten gelen ruh, kökte olan maya baskın gelir, çocuklar dayatılan kostümleri çıkarıp hep bir ağızdan ‘Kabe’de Hacılara Hu Der Allah’ diye ortalığı inletir.
Kesinlikle bu Ramazan’ın en güzel olayı bu oldu…
***
Yeni Şafak Gazetesi Dijital Yayın Yönetmeni Ersin Çelik’in konuyla ilgili fikirlerini ‘ersinceliq’ isimli sosyal medya hesabında paylaştığı son yazısına yürekten katılıyorum: “…kulaklara hoş gelen makul bir sosyal medya akımı olarak tüketebileceğimizi düşünüyorduk.
Ancak bu sefer etkileşim sosyal medyada kalmadı.
Oradan okullara, evlere, caddelere ve politik söylemlere kadar ulaştı. Sanırım bir ‘kırılmaya’ şahit oluyoruz.
Milyar liralık kültür ve sanat yatırımlarının, dev prodüksiyonların, batı fonlarının, yaşam biçimi dayatmalarının gençleri kuşattığı bu çağda; bir insanın elinde mikrofon, dilinde ilahiyle bu kadar karşılık bulması sıradan bir gelişme ve artık ‘anlık bir ilgi’ değil.
Bu da kültürel kodlarımızın henüz çözülmediğine işaret ediyor.
Yani yoğun ilgi, bir nakaratın karşılık bulduğu kitledeki bozulmamışlıkla, esasında ‘maya’ ile de alakalı.
Moda değişir, müzik listeleri yenilenir., algoritmalar insanlara yön verir ama özde var olan, vakti geldiğinde kendini yeniden üretir…”
Yazının devamını okumanızı da tavsiye ederim.
AYDIN YABANCILAŞMASI
İnsan güruhunu millet haline getiren birçok hasletimize yapılan saldırılar başarılı olmuş gibi görünüyordu. Bu olayın simgeleşmesiyle bu endişelerimizin geçerliliğinin pek de olmadığını gördük ve gösterdik. İçimiz Ramazan pidesi gibi ılık ılık oldu.
Gördüğümüz ve değişmeyen ikinci mevhum ise Türkiye’de kendisini ‘aydın’ diye tanımlayan kitlenin ‘halktan kopukluğu, halkı aşağılamayı, milletin değerlerini küçümsemeyi’ aydın olmanın şartlarından olarak tanımlaması oldu.
Muhalifliği de mevcut iktidara değil de halka ve milli değerlere muhalefetle karıştırma geleneği de eski bir ‘Jön Türk’ hastalığı olarak bünyelerde sürüyor. Sanırım bu durum artık patolojik ve geçmeyecek.
Aydın yabancılaşması ve orta sınıfın görgüsüzlüğünden çok çektik umarım daha da çekmeyiz…