Hava Durumu

Berlin Festivali ve Emin Alper’in ‘Kurtuluş’u

Yazının Giriş Tarihi: 14.03.2026 00:08
Yazının Güncellenme Tarihi: 14.03.2026 00:08

76. Berlin Film Festivali’ne (Berlinale), bu yıl hem 2 büyük ödülün 2 Türk yönetmene gitmesi hem de sanat-siyaset ilişkisine yönelik tartışmalar damga vurdu.

Avrupa'nın en büyük festivalleri arasında yer alan ve Venedik ile Cannes’a kıyasla “daha siyasi” bir festival olarak bilinen Berlin’de 28 ülkeden 22 film ‘Altın Ayı’ için yarıştı. Türkiye adına ise İlker Çatak ve Türk sinemasının önemli değerlerinden Emin Alper yarıştı. Altın Ayı Ödülü İlker Çatak'ın ‘Sarı Zarflar’ filmine verilirken, Gümüş Ayı Jüri Büyük Ödülü ise Emin Alper'in ‘Kurtuluş’ filmine gitti.

Politik atmosferin çok yoğun görüldüğü festivalin ödül töreninde, dünya ülkeleri arasındaki savaşlar ve soykırımlar, özellikle Filistin meselesi ve Almanya hükümetinin İsrail politikası, insan haklarından ve toplumsal sorunlardan kendilerini soyutlamadan sanat yapan yönetmenler tarafından yüksek sesle dillendirildi.

Tartışmaların fitili de buradan ateşlendi. Özellikle ödül gecesinden sonra, ‘Sanatçılar siyasi mesaj vermeliler mi, vermeliler mi?’, ‘Sanat siyasetten soyut mu ilerlemeli?’ ve ‘Sinemanın siyaseti değiştirip değiştiremeyeceği’ soruları tekrar gündeme geldi. Ki bu tartışmaları Türkiye’de özellikle Altın Portakal’da sıkça yaşıyoruz.

Uluslararası Jüri Başkanı Alman yönetmen Wim Wenders'in, bir basın toplantısında, ‘Berlinale'nin İran ve Ukrayna halkı ile dayanışma göstermesine rağmen Filistinliler ile aynı dayanışma içinde olmaması’ üzerine gelen bir soruya verdiği cevap da tartışmaları alevlendirdi:

"Siyasetin dışında kalmalıyız, çünkü sinema tamamen politik filmler yaparsa, siyasetin alanına girmiş oluruz, oysa biz siyasetin dengeleyicisiyiz, siyasetin tam tersiyiz. Siyasetçilerin değil, halkın işini yapmamız gerekiyor."

Hint yazar Arundhati Roy, bu cevabı “akıl almaz” ve “vicdansız” olarak değerlendirerek, festivale katılmayacağını açıkladı.

Berlin'de yaşayan İlker Çatak’ın politik temalı filmi Sarı Zarflar da tartışmaların odağında yer aldı. Türkiye siyasi meselelelerinin ele alındığı filmin kendi ülkemizde değil de Berlin'de çekilmesi, filmin başrol oyuncularından Özgü Namal’a “Bu filmi Türkiye'de çekseydiniz performansınız değişir miydi?"gibi oldukça çok su götürecek bir soru şeklinde yöneltildi. Namal’ın, “Biz bunu Türkiye'de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz" yanıtı da sinema çevresinde çok konuşulan konular arasında yer aldı.

İlker Çatak’ın, Wenders'in açıklamasına verdiği yanıt ise oldukça çetrefilliydi. "Zor durumda olan insanlarla her zaman için dayanışma içinde olmak istediğini" ancak diğer yandan “Sokakta birinin kendisini ateşe verse bile” bunun siyasette bir değişikliğe yol açmayacağını belirtti ve "Bir sanatçı olarak benim için önemli olan, siyasi bir bilince sahip olmak, sesimi yükseltmek ve soru soran filmler yapmak” açıklamasında bulundu.

SANAT-SİYASET

Bir diğer ödüllü yönetmen Emin Alper’in ise Jüri Başkanı Wenders'in, "Siyasetin dışında kalmalıyız” açıklamasına yanıtı daha net bir yerden oldu:

“Sanat ve politikanın birbirinden tümüyle ayrılması mümkün değil. Dolayısıyla Wenders’in sözlerine katılmam mümkün değil. Bazı ülkelerde sanat ve siyaset birbirinden farklı mesleki uğraşlar gibi algılanıyor olabilir. Fakat Filistin’de, İran’da ve bizimkinin de dahil olduğu pek çok ülkede politika bir yaşama, nefes alma meselesi” diyerek, filmlerini işleyiş biçiminde olduğu gibi, sanattaki konumlandığı yeri de evelemeden gevelemeden ortaya koydu.

Emin Alper, “Berlin festivali boykot edilmeliydi” eleştirisine de yine aynı netlikle yanıt verdi:

“Filistinli sinemacılar bile, ‘Boykot ediyorsanız edin ama eğer oraya gidiyorsanız bizim sesimiz olun’ dediler. Bizi eleştirenler Filistinlilerden daha mı Filistinli?”

“Festivalde her ödül alan kişi muazzam bir konuşma yaptı. Berlin’de kürsü resmen ele geçirildi. Terk etmemenin, orayı bir mücadele alanı olarak görmenin önemini kavradık.”

****

Emin Alper, festivaldeki siyasi mesajları ile de dikkat çekti. Berlin’deki ödül töreninin hemen akabinde Türkiye’de vizyona giren film, sinemafilleri oldukça heyecanlandırdı. Tepenin Ardı, Abluka, Kurak Günler ve Kız Kardeşler’den sonra nasıl bir hikayeyle karşılaşacağımızı oldukça merak ettik ve ben de vizyona girdiği ilk gün sinemaya koştum.

‘Kurtuluş’, Batman’ın Kırkat Köyü ve aşağısında yer alan eski bir Süryani köyünde çekilmiş. Korucu Hazeran Aşireti ile korucu olmayı reddedip şehir merkezine taşınan ve yıllar sonra köylerine dönen Bezariler arasında yaşanan toprak çatışmasından ilerliyor hikaye…

KARAKTERLERİN MOTİVASYONU

Alper, hikayenin çıkış noktasının 2009'daki Bilge Köyü katliamına dayandığını, senaryosunu oluştururken oldukça zorlandığını, temel motivasyonunu ise, “Nasıl olurda bir grup, diğer bir gurubu yok etmek için harekete geçer?” sorusunun oluşturduğunu söylüyor.

Gerçekten de oldukça zorlayıcı ama bir o kadar da gerçekçi bir hikaye… Köye geri dönen Bezariler tarafından, toprakları tek tek ellerinden alınan, yalnızlaşan, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Hazeran’ların ‘kurtuluş’ mücadelesi, korku unsuruyla birlikte işlenerek muhteşem bir hikayeye dönüşmüş.

Olay, Kürt aşiretleri arasında geçince ve koruculuk da işin içinde olunca konu çok bambaşka yerlere evriliyor. Hazeran aşiretinden biri çıkıp da, şeyhe, “Sen bizim haklarımızı değil, kendi çıkarlarını koruyorsun” dediği andan itibaren, dengeler değişiyor; yıllardır asla sorgulanamayan dini liderin vasfı ve gücü de sarsılmaya başlıyor.

Önceden dost olan iki aşiret nasıl olur da kanlı bıçaklı düşman olur? Sebebi temel olarak ekonomi dayanan bu durumda, Mesut (Caner Cindoruk) aşiretini kurtarmak için şeyh olan kardeşinin otoritesini sarsarak, rüyaları da referans alıp onun yerine geçer.

Yönetmen, diğer filmlerinde olduğu gibi bunda da sık sık rüyaları kullanıyor. Hatta şeyhin tahtını sallayacak olan olaylar da bu rüyalara dayanıyor.

İki taraf da mallarını ve canlarını korumanın derdinde. Ki Bezariler de bundan sebep bir süreden sonra koruculuğu kabul ediyor, silahlanıyor… Durum böyle olunca Hazeran’ların kabusları daha da büyüyor.

Filmde devletin rolü daha arka perdeden ve pragmatist… Devletin terörle mücadele ettiği bir Kürt coğrafyasında, toplulukların olayların neresinde durduğunu- durmak zorunda kaldığını ve daha da önemlisi bunlardan nasıl etkilendiklerini görüyoruz. Ki Hazeran’larda, “Ayaklanalım, topraklarımızı tekrar geri kazanalım” diyen de var, şeyhin arakasından giderek, “Kaderimize razı olalım” diyenler de…

‘DERDİM TEMSİLİYET DEĞİL’

Alper de filme dair açıklamalarında tam da bu noktaya parmak basıyor:

“Bir soykırım, küçük ölçekli bir yerden yeniden temsil edilebilir mi? sorusundan hareket ettim. Küçük ölçekli bir olaydan siyasal tasvir yapmak istedim. Ama olayı nasıl tasvir edeceğim çok önemliydi. Bu hikayede, bir durum karşısında kişilerin nasıl etkilendiğini, aralarındaki iç çatışmaları anlatmaya çalıştım. Bir katliamda bireysel ve toplumal motivasyonları nedir? Bunun peşinden gittim…”

Alper, kendisine gelen eleştirilerden birinin, “Neden Kürt kimliği…?” yönünde olduğunu söylüyor ve duruma şöyle açıklık getiriyor:

“Film Kürt toplulukları üzerinden çekildiği için diasporadaki Kürtlerin tepkileri oldu. Ama izledikçe beni daha çok anladılar. Ben bir Kürt temsili yapmadım bu filmde. Ama gerçek bir olaydan yola çıktığım için bunun gerçekçi bir zemini olmalıydı. Derdim temsiliyet değil, insanı anlatmak. Öte yandan benim seyirci kitlem belli, ben izleyicime güveniyorum. Milliyetçi-muhafakar bir kitle değil örneğin.”

Gerçekten de filmin bir Kürt coğrafyasında ve Kürt aşiretleri arasında geçmesine rağmen, topluluk bireylerinin, aidiyetlerini ‘Kürt’ kimliği üzerinden değil de daha dini temelli bir yerden ortaya koyduklarını görüyoruz. Aidiyetleri, ‘dini’ ve ‘Türkiye vatandaşlığına bağlı’ bir yere dayanıyor.

En temel duyguları ise korku. Kaybetmek korkusu… Aşiretlerini, topraklarını ve ailelerini kaybetme korkusu... Bu korku gittikçe o kadar devasa bir boyuta geliyor ki, histerikleşmeye hatta en canice suçu işlemeye (toplu katliam) kadar götürüyor onları. Ve korkularının, güç sahibi kişiler tarafından nasıl araçsallaştırıldığını, manipüle edildiğine tanık oluyoruz.

Filmin en aklıda kalıcı cümlesi ise şu oldu: “Hepimiz aynı rüyayı göreceğiz.”

Alper bu filminde, diğer filmlerinden farklı olarak, kadını pasif, erkeğin ardından kalmış konumlandırmadan çıkarıyor, çatışmanın ortasına koyuyor. Ki ‘Tepenin Ardında’ da, ‘Kız Kardeşler’de de, ‘Kurak Günler’ de de kadını, ‘erk’in gücüne muhtaç’ rollerde izlemiştik. Bu filmde yine değişmeyen bir şekilde ‘erkeklik krizi’ daha görünürdür.

Not: Emin Alper’in sinematografik dilini anlamak için, bu filmle birlikte diğer filmlerini de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Yönetmen, çalışmakta olduğu 2 yeni senaryosu olduğunu, bundan sonraki projelerinde çizgisinin biraz dışına çıkacağını belirtiyor. “Ötekileşme, paranoya, lider arayışı… Artık bunlardan biraz uzaklaşmak istiyorum” diyor…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.