Bursa’nın başarılı yönetmenlerinden Levent Demirci ile gerçekleştirdiğimiz hoş sohbette sinema serüvenini, Türkiye’deki izleyici kitlesini ve sektördeki gidişatı konuştuk. Demirci, çekimlerini Bursa’da gerçekleştirdiği ve yakında vizyona girecek olan ‘Gizlenen’e herkesi davet ediyor.

Levent Demirci, hayatını sinemaya adamış, varını yoğunu bu alana yatırmış, bu şehrin sinema emekçisi… İlk uzun metrajlı filmi için, “Ben bu şehir için çalıştım, ama maalesef belediyeler de dahil hiçbir destek göremedim” diyerek kırgınlığını dile getiren yönetmen, bir gün büyük festivallerde yer alarak Bursa’nın adını dünyaya duyurmak istiyor. Demirci’nin, bir yazarın hayatını anlatan ve Bursa’nın Alaçam Köyü’nde çekilen 2. uzun metrajlı filmi ‘Gizlenen’ 24 Mayıs’ ta vizyonda… Demirci, 3. uzun metrajlı filmi ‘Üç Nokta’ için ise büyük bir heyecanla çalışıyor.
-Sinemaya nasıl adım attınız? Sizce sinema bir aşk meselesi mi?
Babam Ali Demirci, Tayyare Sineması’nda sinema işletmecisiydi. Orası o dönem Türkiye’nin efsanelerinden biriydi. Ben 1980’li yıllardan itibaren babamın işinden dolayı sinema salonlarında oldum hep. Sinemanın önündeki o kadar büyük bir kalabalık olurdu ki hayran kalırdım. Bursa Erkek Lisesi’nde okurken sinema uğruna okulumu bıraktım. Sinema salonlarının tozunu yuttum; çok fazla film izledim. Ve sonra ‘Sinemacı olacağım’ dedim. Kendi hikâyelerimi oluşturmak istedim. Kendimi sürekli bu alanda geliştirdim ve 2006 yılında kısa filmler çekmeye başladım. 8 kısa film çektim. Sağlık sorunumdan dolayı 5 sene ara verdim ve sonra tekrar devam ettim. 2018’de Suriyeli mülteciler üzerine çektiğim kısa filmim Tutunmak Film Festivali’nde ödül aldı. Ondan sonra artık uzun metrajlı film çekmenin zamanının geldiğini anladım açıkçası.
-Babanızın böyle bir mesleği olmasaydı yine sinemayı seçer miydiniz?
İnanın onu hiç düşünmedim. Belki yine sinemaya karşı bir merakım olurdu ama belki bu kadar direk işin içinde olmazdım. Bilemiyorum… Sinemanın içinde büyümek benim hayatımı bu yönde şekillendirdi açıkçası…
‘PSİKOLOGLA ÇALIŞTIM’
-İlk uzun metrajlı filminiz ‘Sonbahara Doğru’. Ensest ve eşcinsellik gibi çok hassas, bıçak sırtı meseleleri ele almışsınız. Neyi amaçladınız bu filmle? Bir tedirginlik yaşadınız mı konudan dolayı?
Bir gazete haberi görmüştüm ve oradan bu fikir oluştu. Hikâyeyi yazmaya karar verdim. Ama farklı kurguladım. Senaryosuna 2008 yılında başladım, 2011 yılında bitirdim ve 2019’da çektim. Tabi ki çok hassas bir temayı işledim. Tedirginliklerim de oldu. Ama bu konuları görmezden gelemeyiz. Hayatın gerçekliği çünkü ve can acıtan meseleler. Bu süreçte mesela çok fazla ensest mağduru olduğunu gördüm. Yani oldukça fazla aslında. Bunun senaryosunda zaten bir Psikologla çalıştım.
Buradaki karakterler çok gri. Yani iyi yanlarını da gösterdim kötü yanlarını da… Ensest sapıklık. Yani hastalık. En yakınında kardeşi olduğu için bu sapıklığını ona karşı uyguluyor. Yakınında başkası olsa bunu ona yapacaktı. Bir partneri olmasına rağmen bu hastalıktan dolayı bunu yapıyor. Ataerkil bir toplumdaki her anne gibi bu anne de oğluna sahip çıkıyor ve olayın üstünü kapatıyor.
‘HİÇBİR DESTEK GÖREMEDİM’
-İlk uzun metrajlı filminizde beklediğiniz ilgiyi yakalayabildiniz mi?
Bu film için kimseden destek almadım. O dönem belediyeler de destek vermedi. Bu şehrin bir sinema emekçisi olarak Çalı Köy Festivali’ne bile alınmadım, düşünün… Aynı şekilde başvuru yapmama rağmen ‘Bir Film Bir Yönetmen’ programına da almadılar. Filmi Bursa’da çekmişim, oyuncuları Bursa’dan… Bu şehrin sermayesini kullandım. Filmime sahip çıkılmadı. Diğer yandan başka yapımcıların filmlerini en başa koyuyorlar. Habercilik anlamında bile doğru düzgün destek alamadık. Kısa filmden ödül aldım, kimse haber yapmadı. Ama İstanbul’da bir filmin galası olduğunda herkes peşinden gidiyor. Orda büyülü bir zümre var ve onu aşamıyorsunuz. Bu yerele de indirgenmiş. Bu konuda oldukça kırgınım…
Kıdem tazminatımı bu filme yatırdım. Kimse tazminatını böyle deli bir şeye yatırmaz. Benim sinema aşkım bambaşka… Şimdi olsa bir tazminatımı daha yakarım. Biz bu filmde bütçe sıkıntısı yaşadık. Daha fazlası olsaydı çok çok daha iyisi ortaya çıkacaktı. İnanın Türkiye’de herkes bu filmi konuşurdu. Yapımcı olmadan çalıştık. Kendi tırnaklarımla yaptım. Bu film benim çocuğum. Balkan Panaroma Film Festivali’nde 729 film arasında 3 Türk filmi arasından seçildi. Festivalde Makedonyalı bir kadın, benim oyuncuma (Semra’ya) sarılıp ağladı. O kadar büyük bir mutluluktu ki, ben ödülü asıl orada aldım aslında.

‘ALAÇAM KÖYÜ’NDE ÇEKİLDİ’
-İki yeni filminiz yolda bildiğim kadarıyla. Onlardan biraz bahseder misiniz? Hangi duygu ve düşüncelerle yolunuza devam edeceksiniz?
Evet. Biri çok yakında vizyona giriyor. Korku temalı, adı da ‘Gizlenen’. İkincisi filmim ‘Üç Nokta’ da yolda… Senaryosu hazır ama çekimlerine henüz başlamadık. Battal Karslıoğlu ile bir gişe filmi yaptık. ‘Gizlenen’in senaryosu ona ait. Filmi kendisiyle birlikte yönettik. Ayrıca filmde hem yapımcı hem de ortak yönetmen olarak görev yaptım. Film Bursa’nın Alaçam köyünde çekildi. Konusu ise ünlü bir yazarın kitabının toplatılmasıyla ilgili. Bu yazarın bir takım sorunları var. Uludağ’ın eteklerine yerleşiyor. Orada garip olaylarla karşılaşıyor. Bu temada akan bir hikâye…

(Battal Karslıoğlu, Başrol oyuncusu Arzu Suriçi, Levent Demirci)
‘EN ÇOK KORKU FİLMLERİ İZLENİYOR’
-Neden korku filmi peki?
Çünkü bir sonraki filmimi çekebilmem için bütçe gerekiyor. Şu an en çok gelir getiren filmler de korku filmleri. Kullan at mantığı yani. Çok çabuk tüketiliyor. ‘Üç Nokta’ya çok güveniyorum. ‘Gizlenen’den gelecek bütçe ile ‘Üç Nokta’ya yabancı bir ortak bulacağım. Festivallere yabancı film kategorisinden gireceğim.

‘BURSA’NIN ADINI DÜNYAYA DUYURMAK İSTİYORUM’
-Film çekme aşamasında en fazla hangi sorunlarla karşı karşıya kalıyorsunuz?
Filmleri çekmek çok zor değil inanın. Örneğin ‘Gizlenen’i 20 günde bitirdik. İş filmi pazarlayabilmekte. Benim asıl derdim yeni hikâyelerimi doğru şekilde tanıtabilmek. ‘Üç Nokta’ filmimi Venedik Film Festivali’ne götürmeyi istiyorum. İlk filmimde çok şey öğrendim. İlerleyen çalışmalarımda dünyanın en iyi festivallerine girip Bursa’nın adını tanıtmayı o kadar istiyorum ki…
‘KADINLAR OLAĞANÜSTÜ VARLIKLAR’
-‘Üç Nokta’nın hikâyesi yine kadın temalı. Kadının içinde olduğu hikâyelere neden özellikle yöneliyorsunuz?
Evet, bu da farklı hayatları ve hikâyeleri olan iki kadının yollarının kesişmesini anlatıyor. Biri kadın doğum uzmanı, diğeri ise muhasebeci. Tesadüfen tanışıyorlar. İkisi de hayatın farklı yerlerinden yaralı. Erkek egemen bir toplumda birlikte sorunlarının üstesinden gelebilecekler mi? Bunu izleyeceğiz. Kesişen hayatları çok merak ederim ben. Çok ilginç hikâyeler çıkıyor çünkü oralardan.
Vicdan, kıskançlık, hırs, homofobi gibi duyguları hissedecek izleyici bu filmde. Herkes kendi payına düşeni alsın istiyorum. Gerçek bir hikâyeden esinlenerek ve çok titiz çalıştım. ‘Üç Nokta’ filmimi benim meselemi anlayan insanlar ve jüriler izleyecek. Bu beni şimdiden çok heyecanlandırıyor. Derdim filmime bir kimlik kazandırabilmek.
Neden kadın? Çünkü Zeki Demirkubuz’un da dediği gibi kadın olmayınca hikâye olmuyor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde geçerli olan ve bir sorun kadın hikâyeleri. Çok genel geçerliliği var. Kadınları olağanüstü varlıklar olarak düşünüyorum. Çok farklı bir dünyaları var. Yani benim bir derdim var kadın sorunuyla ilgili. Gerçek hayatla besleniyorum. ‘Öteki kadın’ların hikâyesini anlatıyorum.
‘ÇOK AFORİZMATİK’
-Siz hangi yönetmenleri beğeniyorsunuz? Uzun yıllardır Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan çok yarıştırılır. İki yönetmenin son filmlerini nasıl yorumlarsınız?
Ben Zeki Demirkubuz’un, Yeşim Ustaoğlu’nun filmlerini beğeniyorum. Nuri Bilge Ceylan’ı da beğeniyorum ama anlatımını aforizmatik buluyorum. Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadoluda’sı bir başyapıttır bana göre. Ama bence bu filmden sonra çıtayı düşürdü. Onun son filmi ‘Kuru Otlar Üstüne’de diyaloglar çok aforizmatikti. Merve Dizdar’ın baya hataları vardı. Demirkubuz’un, ‘Hayat’ filmi daha doğal geldi bana. Onun ‘İtiraf’ filmini de çok beğenirim. ‘İtiraf’ın bendeki yeri çok ayrıdır. ‘Kıskanmak’ da çok iyi. Yeşim Ustaoğlu’nun da kadın hikâyeleri çok iyidir. Araf mesela baya iyiydi.
Cannes Film Festivali’ne Türkiye’deki yönetmenlerden sadece Nuri Bilge Ceylan gidebiliyor. Neden? Cannes’ın direktörü Nuri Bilge’yi kucaklıyor. O zümreye girebilmiş. Biz hala İstanbul’a giremiyoruz. Nuri her şekilde Cannes’a gider. Ama Oscar’a gidemiyor. Neden, o zümreye girememiş. Yani her alanın bir seti var; bakalım o seti ne zaman kıracağız.
‘KULLAN AT’ MANTIĞI
-Türk izleyicinin sinema algısı nasıl?
İzleyicinin filmden ne beklediği çok önemli. Eğlenmek, kafa boşaltmak için mi gidiyorsunuz yoksa bir sanat filmi mi tercih ediyorsunuz? Az önce de dediğimi gibi, bizde ‘kullan at’ mantığı var biraz. Benim gibi, bir derdi olan yönetmenlerin filmlerine belli bir kitle ilgi gösteriyor ancak.
‘SOKAKLAR HİKAYELERLE DOLU’
-Yönetmen adayı gençlere neler söylemek istersiniz?
Önce eğitim. Ama vazgeçmesinler. Film yapmak başka, yönetmenlik çok başka. Bir festival filmi yapmak istiyorlarsa kendilerini o yönde geliştirmeliler. O alan bambaşka çünkü. Önce ne yapacaklarına karar versinler. Daha sonra o konuda uzmanlaşsınlar. Çok film izlemek gerekiyor bir kere. Bir de hayatın içinde olmaları, iyi gözlem yapmaları gerekiyor. Hayatla beslenmek bu işin olmazsa olmazı. İnanın caddeler, sokaklar hikâyeyle dolu…