Yönetmen İlker Çatak, ‘Sarı Zarflar’la Berlin Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı alarak, film dünyasında adından çokça söz ettirdi.
Daha önce de Berlin’den ‘Kurtuluş’la ikinci büyük ödül, Gümüş Ayı’yla dönen Emin Alper’i incelemiş, festivalde neler yaşandığına dair bilgiler aktarmıştım.
Filistin’deki insalık dramı başta olmak üzere, birçok evrensel konunun festival sahnesine taşınması, insan haklarının yüksek sesle dillendirilmesi, ‘Sanatçılar siyasi mesaj vermeliler mi, vermeliler mi?’ sorusunun tartışılmasına neden olmuştu.
Aslında çok uzun yıllardır, birçok film festivalinin ödül törenlerinde bu tartışmalar ayyuka çıkar. Çünkü, gişe kaygısıyla yapılmayan, anlam üretme derdi olan filmlerin yönetmenleri ya da oyuncuları, doğal olarak teşekkür konuşmasında toplumsal sorunlara yer verir; mesaj iletir. Altın Portakal’da da bu böyledir, Altın Koza’da da, İstanbul Film Festivali ya da İşçi film Festivali’nde de… Çünkü bu film üreticilerinin bir ‘derdi’ vardır. Araç, amaca tabidir…
****
Uluslararası Jüri Başkanı Alman yönetmen Wim Wenders'in, "Sinemacılar olarak bizler siyasetin dışında kalmalıyız” sözlerine çok fazla tepki gelmişti ve bunlardan biri de Emin Alper’di. İlker Çatak’ın yanıtı ise belli kesimler tarafından daha ‘orta yolcu’ olarak değerlendirildi. Ne demişti peki…?
"Zor durumda olan insanlarla her zaman için dayanışma içinde olmak istediğini" ancak diğer yandan, “Sokakta birinin kendisini ateşe verse bile” bunun siyasette bir değişikliğe yol açmayacağını belirtmiş ve "Bir sanatçı olarak benim için önemli olan, siyasi bir bilince sahip olmak, sesimi yükseltmek ve soru soran filmler yapmak” açıklamasında bulunmuştu.
Filminin evresnel diline vurgu yapan Çatak, ödülünü alırken Wenders’e hitaben, “Sen benim öğretmenlerimden birisin; bunu senden almak inanılmaz bir şey” demesi de farklı görüşlerinde odağında yer almıştı.
Fakat bu tutumundan dolayı eleştiri alsa da filmi, çoğu kesim tarafından büyük alkış aldı. Bu arada belirtmeliyim ki, Berlin Film Festivali, Türkiye'yi siyasi olarak eleştiri altında tutan yapımları ön plana çıkardığı yönündeki söylemlerle de karşı karşıya kalmıştı.

Gelelim filme…
Wenders, Sarı Zarflar’ı "Korkunç bir önsezi, ülkelerimizde de yaşanabilecek yakın geleceğe bir bakış… Bu film, sinemanın empatik dilinin aksine, totalitarizmin siyasi dilini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor" sözleriyle değerlendirmişti.
Filmde mekanlar Ankara ve İstanbul olarak geçse de çekimleri Berlin’de yapılıyor. Ve bu, filmde açık seçik gösteriliyor.
Film, Ankara’da yaşayan tiyatro oyuncusu Derya (Özgü Namal) ve eşi akademisyen Aziz’in (Tanju Biçer) yaşadıkları siyasi krizler üzerinden ilerliyor.
Yeni oyunlarının prömiyer gecesinden evlerine dönen çift, ertesi gün hiç ummadıkları olaylarla karşı karşıya kalırlar. Derya’nın içinde olduğu ekibin sahnelemeye hazırlandığı oyun, programdan kaldırılır. Akabinde konservatuarda ders veren Aziz, öğrenci protestolarına destek verdiği gerekçesiyle, bir grup akademisyen arkadaşlarıyla birlikte tasviye edilir. Yönetimin aldığı kararlar kendilerine sarı zarflarla tebliğ edilir.
Kiracısı oldukları evden de çıkarılan çift, İstanbul’a, Aziz’in annesinin yanına taşınır. Ve maddi zorluklar baş göstermeye başlar. Geceleri taksicilik yapmaya başlayan Aziz, öte yandan Derya’yla birlikte küçük bir tiyatro grubunda yeni bir oyuna hazırlanmaya başlar.
Aziz ve Derya için zor günler başlar… Geçim kaygısı, ideallerin tekrar gözden geçirilmesine neden olur. İlk kırılmayı ise baştan itibaren en dik duruşu sergileyen, hiçbir koşulda değerlerinden taviz vermeyeceğini söyleyen Derya yaşar.
Aziz’i filmin başından itibaren daha kaygılı ve temkinli görürüz. İşten çıkarılan akademisyenlerin yaptığı protestoda, Aziz’in, eylem yeleğini giymemesinden ve emniyet güçlerine uzun/derin bakışından bu çözümlemeyi daha iyi yapabiliyoruz.
Aziz kaygılıdır, kendisinin, eşinin ve hatta kızının başına gelecekleri sezmektedir. Bir araftadır aslında… Ne mücadeleden vazgeçebilir ne de orada kalabilir… Çünkü bir ailesi vardır… Bağlayıcı bir güçtür bu. İçindeki çaresizliği, mahkeme çıkışında akademisyen arkadaşlarıyla yaşadığı tartışmada görebiliyoruz.
Olaylardan aynı derecede zarara uğrayan Aziz ve Derya arasındaki fark ise şudur. Aziz hikâyenin başından beri daha tutarlı görünür. En azından endişeleri ve kaygıları izleyiciye net olarak yansır. Yapmak zorunda olduklarını, zorunda olduğu için, gönüllülük esasına dayanmadan yapar. İçselleştir(e)mez…
Oysa Derya “asla yapmam” dediklerinden daha kolay vazgeçer. Kırılma noktası daha zayıftır. Yapmak zorunda olduklarını daha zorlanmadan yapar. Aziz’e göre teslimiyeti daha kolay olmuştur. Bunu diğer açıdan, “paraya, şöhrete, görünür olmaya zaaf” olarak da okuyabiliriz.
Buna örnek olarak, Aziz’in camiye gitme, Derya’nın oruç tutma sahnelerini örnek gösterebiliriz. Derya, eşiyle birlikte muhafazakâr-sağ ideolojide olduğunu gördüğümüz abisinden yardım istemeye gider. Abisinin cuma namazına Aziz’i çağırdığında, Derya’nın bakışıyla Aziz’i yönlendirmesi, hangisinin daha, ‘uyum karşısında esnek’ olduğunu da işaret ediyor. Aziz’in camideki ‘oraya ait olmayan görüntüsü’ yine bu okumayı destekliyor.
Filmdeki bir başka çarpıcı detay ise Aziz’in taksicilik işini, kayınbiraderi ve onun ahbaplık ettiği emniyet müdürü vasıtasıyla bulmasıdır. Ayrıca kızı kaybolduğunda, kızının arkadaşının adresini yine bu emniyet müdürü aracılığıyla bulur. Bu da bize sistem-otorite karşıtlığının bir yere kadar korunabildiğini gösteriyor.

Aziz ve Derya en sert kırılmayı, Derya’nın, ana akım bir TV kanalı tarafından çekilen dizi teklifini kabul etmesiyle yaşarlar. Üstelik bu kanal, çiftin ideolojik mücadelesinde karşı tarafta duran bir yayın organıdır.
Aziz bu noktada artık bir öfke patlaması yaşar ve eşinden de çok sert bir karşılık bulur. Derya’ya göre, koşullar değişmiş, kendileri için de değişim zamanı gelmiştir. İdealler artık ‘karın doyurmuyordur’. Aziz yapmak zorunda olduklarını yapsa da içsel direncini filmin sonuna kadar (!) korur. Derya için çözülme daha hızlı gerçekleşir.
Filmin en çarpıcı yerlerinden biri de elbette final sahnesiydi. Aziz’in, dizi ekibinin kullandığı lüks aracın içindeki yatağa büyük bir keyifle uzanarak, geleceğe dair hayallere dalması, izleyiciyi de bir sürü soru işaretleriyle bıraktı… Aziz de teslimiyet bayrağını indirmiş olabilir miydi; bilemiyoruz… Hikâyenin sonu izleyicinin kurgusuna bırakılmış.
****
İlker Çatak, filmde ayrıca, “Ben de emir kuluyum” söylemi üzerine de izleyiciyi düşündürüyor. Hikâyede emirlerin ya da kararların geldiği ‘bir üst’ün kşm olduğunu göremiyoruz. Yani otoritenin varlığını hissediyoruz ama somut olarak ‘şu kişi’ diyemiyoruz.
Sonuç olarak;
Birey-otorite çatışmasının bireyler/aileler üzerindeki belirleyiciliğin merkeze alındığı olay örgüsü, melankoli yaratmadan çok gerçekçi bir yerden sağlanmış.
Yönetmen, izleyiciyi;
*Bireyler, idealizm-realizm çatışmasında direncini nereye kadar koruyabilir?
*Aile, toplumda nasıl bir işlev görür? Kime hizmet eder?
*Sanat dünyayı kurtarır mı?
Sorularına yönlendiriyor.