Hava Durumu

Kafa Sahne ekibinden ağlatan oyun!

Yazının Giriş Tarihi: 31.03.2026 00:07
Yazının Güncellenme Tarihi: 31.03.2026 00:07

Son yıllarda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi, Duvarların Ötesi. Hapishaneden kaçan, 3’ü idam, 1’i müebbet hapis cezası alan 3 erkek mahkûm… Çok sıradan bir hikâye gibi görünüyor değil mi?

Yönetmenliğini Nurettin Örük’ün, yardımcılığını Bilge Eylem Özgür’ün yaptığı oyunun kadrosunda 6 başarılı oyuncu bulunuyor. Yönetmen Örük’ün Reis rolünü canlandırdığı oyunda, Sahtekâr’ı Emre Yaşa, Bacaksız’ı Furkan Yıldırım, Dilsiz’i Şafak Taşçı (diğer 3 mahkum), öğretmeni Bilge Eylem Özgür, doktoru Ufuk Durmaz oynuyor.

Tek kelimeyle muhteşem bir kadro, muhteşem bir oyunculuk, muhteşem bir hikaye… Turgut Özakman tarafından 1957 yılında tiyatro eseri olarak kaleme alınan ‘Duvarların Ötesi’ 1964’te filme de uyarlanmıştı.

xxxxxxxxxxxxxx

Cezaevinden firar eden 4 mahkum, bir kadın öğretmeni kaçırarak, depoya sığınır. Dört bir yanları emniyet güçleri tarafından kuşatılan bu dört mahkum, saklandıkları yerde neler yaşayacak ve finalde neye karar verecekler?

Önce, dört duvar arkasından kurtulmanın mutluluğunu yaşar, yine dört duvar arasında da olsa özgürlüğün tadını yaşamaya çalışırlar. Artık gardiyan yoktur, kurallar da yoktur. Ve korku… Artık bir umut vardır. Umudun kokusunu duyarlar orada. İstediklerini yiyip içmenin, istedikleri saatlerde yatıp kalmanın tadını çıkarırlar. Ellerindeki en büyük koz ise öğretmendir.

Öğretmen o evde olduğu sürece onlara bir şey olmayacaktır ve mutlaka onlar için bir umut ışığı doğacaktır. Tabiki ilk günler için geçerlidir bu. Zaman ilerledikçe, o dört duvarın da onlar için bitişin başlangıcı olduğunu anlamaya başlarlar. Öğretmen de çözüm olmayacaktır. Çünkü, emniyet bu dört kişiyi yakalamak için, o bir kişiden de vazgeçmeye hazırdır. Bunu anladıkları andan itibaren zaman başka türlü akmaya başlar onlar için.

Hepsinin ayrı ayrı hikayesi vardır ve hepsi adeta bir iç döküş yaşarlar. Onlar, kendilerini suça sürükleyen nedenleri tek tek anlattıkça izleyici de bir o kadar sahneye kilitlendi. Ki diyaloglarda da (özellikle öğretmenle olan), bireylerin koşullarının, onları toplumda nereye konumlandırdığına dair çok çarpıcı mesajlar vardır.

‘Suçun bireysel mi yoksa toplumsal mı olduğu’, buna paralel olarak ‘Birini öğretmen, diğerini azılı bir katil yapan faktörler nelerdir?’ sorularını tahlil etmemize ve daha da önemlisi bu soruyu ve cevaplarını derinden hissetmemize olanak sağlayan oyun, sanatın gücünü bir kez daha gözler önüne seriyor.

Oyunun bir başka tarafında ise kaçırılan öğretmenin mahkumlara yaklaşımı vardır. Onlara toplumsal bir önyargıyla bakmaz, onlarla konuşmaya ve sadece anlamaya (!) çalışır. Hatta onları kurtarmak için çözüm yolları düşünür.

Tabiki oyunda ‘suçlu güzellemesi’ yapılmıyor. Yapılmak istenen, Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sında olduğu gibi toplumsal çürümeyi, adaletsizliği, yoksulluğu, eşitsizlikleri ve bu koşullar içinde bireyin suça sürüklenişini göstermek.

İtiraf etmeliyim ki final sahnesiyle birlikte oyundan ağlayarak çıktım. Bu duyguya girebilmek çok kolay değildir. Hem hikâyenin işleniş biçimi hem de oyunculuklardaki ustalık karşısında duygulanmamak elde değildi. Sanatın gücü tam da bu demek. Farkındalık kazanmak, uyanış, kafanda binlerce soruların üremesi.

Korkularımızla, zaaflarımızla yüzleştirir sanat; hayallerimizin açığa çıkmasını sağlar. Örneğin Frida Kahlo, acılarını görünür kılmak için tablolarına sarılmıştı. Üstelik hasta yatağında, kırık kemikleriyle…

Yaşar Kemal de, “Yakacak odunum olmadığı için birkaç ceketi üst üste giyip, eldivenlerle yazdım İnce Memed'i” der.

Çünkü sanat bir zorunluluktur. Gerçeği açığa çıkarma dürtüsü, kendimizi ifade etme ihtiyacıdır. Resim de, müzik de, sinema da, tiyatro da tam bu ihtiyaçlardan ortaya çıkmıştır.

Sanat, kelimelerin yetmediği yerde araçsallaşır.

Suç ve Ceza da, “Ben bir insanım, yanıldığım için insanım. En azından on dört defa hatta belki de yüz on dört defa yanılmadan insan hiçbir gerçeğe ulaşamaz” der. Sanat aynı zamanda bizi yanıltmak için de vardır. Hayatın başka bir yüzü daha olduğunu göstermek için…

Dünya Tiyatro Haftası’nda böyle bir oyunu bizlerle buluşturan Kafa Sahne ekibini tebrik ederim.

Shakespeare’in deyimiyle, “İnsanı insana, insanla, insanca anlatma sanatı” olan tiyatronun hep yaşaması dileğiyle…

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.