Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür, Sanat ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı, bu ay harika bir etkinlik gerçekleştirdi.
Bursa’nın tarihi simgelerinden Irgandı Köprüsü’nün altında düzenlenen ‘Köprübaşı Sinema Akşamları’ etkinliği kapsamında 6-15 Eylül tarihleri arasında Gülizar, Aldığımız Nefes, Bir Tutam Karanfil, Balık, İki Şafak Arasında, Rosinante, Tavşan İmparatorluğu, Kanto ve Üç Arkadaş filmlerinin gösterimi ücretsiz yapıldı.
Diğerlerini kaçırsam da Kanto filmini izleme fırsatı buldum. Öncelikle belirtmeliyim ki, soğuk havaya rağmen atmosfer muhteşemdi. Dere kenarında kurulan film izleme platformu, izleyiciler için hazırlanan sandalyeler ve belediyenin ikram ettiği ücretsiz patlamış mısırlar… Bursalıların harika bir akşam yaşaması için her detay düşünülmüş.
Gösterimi yapılan filmlerin her biri ayrı değerde yapımlar.
Belkıs Bayrak’ın ilk uzun metrajlı filmi Gülizar, 12. Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Senaryo, 8. Kadın Yönetmenler Festivali’nde Altın Makara En iyi Ulusal Uzun Metraj Film ödülü, 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ise Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü’nü kazanmış bir film.
Selman Nacar’ın kaleminden çıkan İki Şafak Arasında ise yine izlenmeye değer filmlerden bir tanesi. Fabrikadaki bir iş kazasının ardından gelişen olaylar örgüsünü, psikolojik değişimleri ele alan film, 39. Torino Film Festivali’nden En İyi Film, 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden ise Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü, En İyi Yardımcı Kadın-Erkek Oyuncu ödülleri ile döndü.
Bir diğer önemli filmlerden biri de Tavşan İmparatorluğu… 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film dahil 7 ödülü kaldırmayı başardı. Seyfettin Tokmak'ın yazıp yönettiği film, yoksul bir köyde yaşayan 12 yaşındaki Musa'nın yetişkinlerin yalanları ve baskıları arasında geçen dokunaklı hikâyesine değiniyor.
Gelelim Kanto’ya… Ensar Altay’ın ilk kurmaca filmi olan Kanto, Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, 13. Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı.

TRT ortak yapımı olan film, aile içindeki çıkmazlar üzerinden izleyicilere sorular sorduruyor. Didem İnselel, Sinan Albayrak, Yıldız Kültür’ün başrollerde olduğu hikayenin bir dikkat çekici yüzü ise Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üstüne filminde inanılmaz bir oyunculuk örneği sergileyen Ece Bağcı…
Yıllardır ailesine adanmış bir hayat süren 45 yaşındaki ev hanımı Sude, tam iş hayatına atılmak üzereyken, kayınvalidesi Saliha’nın demans başlangıcından dolayı evlerine yerleşmesiyle planlarına ara vermek zorunda kalır.
Hikayenin başında, İlyas’ın annesiyle ilgili, “Ne yapalım, sokağa mı atalım annemi, altı üstü 2-3 ay kalacak” sözleri üzerine eşi Sude’nin “Ama annen beni sevmiyor” cevabı üzerine ortaya çıkan gerginlik, hikayenin örgüsüne yönelik ilk sinyalleri veriyor.
Keza kısa süre içerisinde de Saliha, hem gelini hem de torunlarıyla çatışma içine girer. Yönetmen burada, ‘Kötü kaynana’ karakter yaratımını değil, eski-yeni kuşak çatışması üzerinden, ‘yaşlı bakımı’ başlığı altında Türkiye’nin küçük bir resmini çıkarmaya çalışmış.
Hikayede her tarafın da kusuru, eksiği gediği var. Ki bunu Nuri Bilge Ceylan da filmlerine çok güzel yedirir. Bu tarz filmlerin başarısı tam da buradan gelir. Gerçek hayatta da her birey net olarak iyi/kötü değildir.
Bu kavgalar üzerine Saliha’nın evden kaçması ile hikayenin ikinci can alısı noktası başlar. Yönetmen ve senarist burada keskin bir çizgi ile hikayeyi böler. Sude ve İlyas’ta şaşırtıcı derecede bir dönüşüm yaşanır. İlyas’ın çocukluk tramvaları gün yüzüne çıkar. Sude ise bir arayış içine girer. Bu arayış Saliha’yı bulma yolculuğu gibi görünse de kendi içsel yolculuğu olarak da okunması tabiidir.
Yönetmen Ensar Altay, bu hikayeyi kurgularken, Japonya’da çok yaygın görülen ‘kodokushi’den çok etkilendiğini belirtiyor. Kodokushi, bir kişinin evinde tek başına ölmesi ve cesedinin günler, haftalar hatta aylar sonra fark edilmesi anlamına geliyor.
Yönetmen, ‘Neden yaşlı bakımını üstlenmek bu kadar kaçıyoruz’ ya da ‘Neden en yakınlarımızı tek başına ölüme terk ediyoruz?’ sorusunu sordurtmayı amaçladığını belirtiyor.
Sevgi ve sorumluluk arasındaki ince çizgiye de vurgu yapıyor Altay. Çünkü hikayedede İlyas’ın annesine karşı baskın olan duygusunun sevgiden ziyade sorunluluk olduğunu da sezebiliyoruz.
‘Filmin adı neden kanto?’ sorusuna da yanıt veren yönetmen, “Yok saymak toplumumuzda çok yagınlaştı maalesef. Kanto gösterisi, Türk kadınının toplumda görünür olduğu ilk performans” diyor ve kantonun batı ve türk kültürü arasında görüş farklılıklarından kaynaklı sıkıştığını daha sonra unutulduğunu aktarıyor.
Ki Sude’nin de kendi ideallerini ve isteklerini yerine getirme çabası ile evdeki sorumlulukları arasında sıkışıp kaldığını görüyoruz.
Filmin tartışmaya açtığı bir diğer tema ise ötenazi! Hollanda, Belçika, İspanya, Kanada gibi ülkelerde yasal olduğu bilinse de, Türkiye’de hala bıçak sırtı bir konu.
İyi sinema biraz da bu aslında. Korkuları deşmek, konuşulamayanları konuşturmak, en önemlisi de zihinlerde bi dolu soru işereti bırakmak…
Kanto bunu başarmış gibi görünüyor…