Rahmet ayı kapıyı çalar.
Gündüz oruç, insanın kendine ve başkasına yönelen bir arayışıdır; akşam ise iftar, ibadet, sahur ve paylaşımın vakti olur. İftar sofralarında beklenmedik bir sıcaklık vardır. Yemekler bereketlenir. Bir yudum suyun değeri daha iyi anlaşılır, bir hurmanın tadı bambaşka gelir. Çaylar yudumlanır, kahveler içilir; gece ibadetleri huşû içinde eda edilir. Beden oruçla arınır, ruh ibadetle olgunlaşır.
Geçen yazılarımızda bu olgunlaşmanın erdemlerinden söz etmiştik. Şimdi aynı erdemleri Platon’un kullandığı bir anlatı üzerinden yeniden düşünelim. Âşık Veysel’in çağrıştırdığı sorudan hareketle sorduğumuz mesele şuydu: Erdem bireyde nasıl görünür hâle gelir ve devlette nasıl bir düzene dönüşür?
Platon bu soruya cevap ararken ünlü metal mitini anlatır ve aslında her birimize şu soruyu yöneltir: Altın mı, gümüş mü; yoksa tunç ya da demir mi?
Platon’un diyaloğunda asıl mesele adalettir. Adalet nedir ve nasıl ortaya çıkar? Fakat adaleti tek tek bireylerde görmek kolay değildir. Bu yüzden Sokrates tartışmayı daha büyük bir örneğe taşımayı önerir: devlete. Küçük harfleri okuyamayan birinin büyük yazıya bakması gibi, adalet de önce devlette daha açık görünür.
Böylece tartışma devlete gelir ve temel soru ortaya çıkar: Devlette adalet nasıl oluşur?
Platon’un yaşadığı dönemde sofistler devleti güçlülerin çıkar düzeni olarak görüyordu. Onlara göre devlet, güçlülerin menfaatlerini korumak için kurduğu bir araçtı. Platon ise bu görüşe itiraz eder. Ona göre devletin doğmasının temel nedeni güç değil, ihtiyaçtır; insanların birbirine olan zorunlu ihtiyacı.
Bir demirciye, bir marangoza, bir çiftçiye, bir mimara… Kısacası farklı mesleklere ihtiyaç vardır. Toplum büyüdükçe ihtiyaçlar artar, ilişkiler karmaşıklaşır ve insanlar arasında çekişmeler başlar. Bunun üzerine toplumu koruyacak askerler ve düzeni sağlayacak yöneticiler ortaya çıkar.
Böylece toplum, farklı işlevlerin bir araya gelmesiyle oluşur.
Bu noktada belirleyici ilke şudur: Herkes kendi doğasına uygun işi yapmalıdır. İnsan yaptığı işte uzmanlaştığında hem o işi daha iyi yapar hem de toplumun düzeni güçlenir.
Metal miti tam bu noktada devreye girer. Platon bu anlatıyla insanların doğalarının farklı olduğunu söyler. Her ruhun içine karışmış bir maden vardır: altın, gümüş ya da tunç-demir. Bu maden, kişinin hangi işe daha yatkın olduğunu gösterir.
Ancak Platon önemli bir noktaya da dikkat çeker: Altın ruh bazen sıradan bir aileden de doğabilir. Bu yüzden toplumsal konum yalnızca soyla değil, insanın doğasıyla ilişkilidir.
Böylece toplum üç temel işleve ayrılır: üretenler, koruyucular ve yöneticiler. Aslında bu ayrım insan ruhunun yapısının devlete yansıtılmış hâlidir. Ruhun akıl kısmı yöneticilerde, irade kısmı koruyucularda, arzu ve ihtiyaçlar alanı ise üretenlerde karşılık bulur.
Erdemler de buna göre dağılır. Bilgelik yöneticilerde, cesaret koruyucularda, ölçülülük ise bütün toplumda görünür.
Adalet ise bütün bu parçaların uyumudur. Herkesin kendi işini yapması, başkasının işine karışmaması ve düzenin ahenk içinde işlemesidir.
Bu yüzden Platon’da ideal devlet, erdemlerin siyasal düzenidir. Arzu üretenleri, irade koruyucuları, akıl ise yöneticileri temsil eder. Yerlerin karışmaması adaletin siyasal karşılığıdır.
Peki bu düzen nasıl kurulacaktır?
Platon’a göre bunun cevabı eğitimdir. Çocuklukta müzik ve beden eğitimiyle başlayan süreç, zamanla insanların yeteneklerini ortaya çıkarır. Kimin üretmeye, kimin korumaya, kimin yönetmeye yatkın olduğu bu eğitim sürecinde anlaşılır.
En yetkin olanlar uzun bir felsefe eğitimiyle yetişir. Üstelik yalnızca teorik bilgiyle değil, hayat tecrübesiyle de olgunlaşırlar. Platon yönetimi gençliğin aceleciliğine bırakmaz. Ona göre filozofun yöneticiliği elli yaş sonrasında başlar. Çünkü bilgi ile erdem ancak bu olgunlukta birleşir.
Filozofların yönetimi Platon’un devlet tasavvurunda idealin zirvesidir.
Fakat bu noktada dikkat çekici bir durum vardır. Bu düzende yönetici olmak bugünün bakış açısından pek cazip görünmez. Çünkü Platon’un yöneticileri hiçbir mülkiyet hakkına sahip değildir. Evlenemezler, aile kuramazlar, çocuk sahibi olamazlar. Kendilerine ait özel bir hayatları yoktur; yaşamları bütünüyle kamusaldır.
Üstelik yetiştirilme tarzı da bu göreve talip olacak bir arzu üretmez. Yönetim bir ayrıcalık değil, toplum için yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Filozof yöneticiliğe heves etmez; ona çağrılır. Çünkü yönetmek ağır bir görevdir.
Tarih sahnesi ise çoğu zaman bunun tersini gösterir. İktidara ulaşmak için başvurulan hileler, manipülasyonlar ve aldatmalar düşünüldüğünde Platon’un tasavvuru neredeyse tersine çevrilmiş bir dünya gibi görünür. Modern siyasette iktidar arzulanan bir güç alanıdır; Platon’da ise kaçınılmak istenen bir sorumluluk.
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır:
İdeal devlet gerçekten ideal midir?
Gerçek siyaset dünyasında böyle bir yöneticinin karşılık bulması kolay değildir. Platon bu ideali Syracuse’ta gerçekleştirmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Filozofun bilgisi ile siyasal gerçeklik arasındaki mesafe burada açık biçimde ortaya çıkar. Çünkü insan yalnızca akılla hareket eden bir varlık değildir; tutkuları, çıkarları ve korkuları da vardır.
Bu yüzden ideal düzen çoğu zaman kırılgandır.
Bu deneyimden sonra Platon düşüncesini yeniden gözden geçirir ve ikinci bir aşamaya yönelir. Filozofun bilgisine dayanan ideal devlet anlayışı (Devlet), yerini yasaların egemen olduğu ikinci en iyi düzene bırakır (Yasalar).
Böylece Platon’da siyaset düşüncesi iki aşamada karşımıza çıkar:
Önce filozofun yönetimi, ardından yasaların yönetimi.
Bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşanan savaşlar ve çatışmalar, siyasal düzenlerin etik değerlerden uzaklaştığında ne kadar ağır sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Çıkarların belirlediği bir dünyada doğruyu bulmak giderek zorlaşıyor.
Belki de Platon’un asıl sorusu bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:
Devleti yönetmesi gerekenler iktidarın peşinden koşanlar mı olmalı,
yoksa yönetme arzusundan uzak durabilenler mi?
Bir sonraki yazıda Platon’un Syracuse deneyiminden sonra geliştirdiği yasa temelli devlet anlayışına daha yakından bakacağız.
Belki de görülmesi gereken asıl mesele şudur:
Devletleri ayakta tutan şey iktidar arzusu değil, adalet duygusudur.