Hava Durumu

Efendi denizden Roma’ya

Yazının Giriş Tarihi: 04.09.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.09.2026 00:06

“… Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege Denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor … ” Can Yücel — Buluşmak Üzere

Can Yücel’in en sevdiğim şiirlerinden biridir bu şiir. Bir veda şiiri… Bir vedanın ne kadar zarif olabileceğini görmek isteyenlere şiirin tamamını okumalarını tavsiye ederim.

Ağustostan eylüle geçerken Ege Denizi, güzelliği ve dinginliğiyle karşılar bizi. Bu mevsimde su çarşaf gibi olur; insan kendini bir balık gibi hisseder ve sudan çıkmak istemez.

Zeytin dallarında siyahlaşmaya başlayan tanelerin arasından bakarak, en bakir koylardan girmek gerekir denize. Sessizce, telaş etmeden… Denizin efendiliğine yakışır şekilde.

Denizin sessizliği insanı kendisiyle baş başa bırakır. Bir süre sonra yarım bıraktıklarımız, söylediklerimiz, söyleyemediklerimiz ve elbette ödevlerimiz gelir aklımıza.

Benim de ödevlerim var.

Geçen hafta Aristoteles’i siyaset felsefesinde uğurlarken, yolumuza Çiçero ile devam edeceğimizi söylemiştik.

Çiçero hakkında yazmaya başlarken karşıma çıkan güçlüğü baştan söylemek isterim:

Nesnel kalabilecek miyim?

Çiçero gibi siyasetin içinde yer almış bir düşünürü, aktif siyasetin içinde bulunan biri olarak aktarırken ona bakışımı ne kadar tarafsız tutabileceğim?

Çiçero siyaseti yalnızca kitaplardan izleyen bir düşünür değildi; siyasetin en üst kademelerinde görev almış, kararlar vermiş, mücadele etmiş ve sonuçlarıyla yüzleşmişti.

Siyasetin içinde, doğru olduğuna inandığınız bir düşünceyle onu hayata geçirmek arasında bazen uzun bir mesafe bulunduğunu görürsünüz. Bir meclis toplantısında savunduğunuz en doğru fikir, masadaki dengeler yüzünden bir sonraki gündem maddesine bile taşınamayabilir.

Doğru olan yerinde durur; mümkün olan ise çoğu zaman gerçekleşir.

Dışarıdan bakıldığında doğru açık görünür. Oysa işin içine girdiğinizde insanlar, kurumlar, dengeler, imkânlar ve sorumluluklar da hesaba katılır. Bazen ne yapılması gerektiğini bilirsiniz; asıl mesele bunun nasıl yapılabileceğidir.

Çiçero’yu anlayabilmek için önce yaşadığı Roma’ya bakmamız gerekiyor.

Roma Krallığı’nın ardından kurulan Cumhuriyet, siyasal gücün tek elde toplanmasını önlemeye çalışan bir yapıya sahipti. Yürütme gücünü paylaşan iki konsülün yanında Senato ve halk meclisleri de yönetimin önemli unsurlarıydı.

Yunan tarihçi Polybios, Roma’nın gücünü bu dengede gördü. Konsüller monarşik, Senato aristokratik, halk meclisleri ise demokratik unsuru temsil ediyordu. Ona göre bu karma yapı, hiçbir gücün tek başına belirleyici hâle gelmesini zorlaştırıyordu.

Bu düşüncenin izlerini sürdüğümüzde yolumuz yeniden Atina’ya çıkıyor.

Platon, Devlet’te bilgeliğin iktidarını aramış; Yasalar’da ise monarşik ve demokratik ilkelerin ölçülü biçimde bir araya geldiği, hukukun yöneticilerin üzerinde bulunduğu bir düzene yönelmişti. Polybios’un Roma’da gördüğü denge, Platon’un yüzyıllar önce aradığı siyasal ölçü fikrine pek de uzak görünmüyor.

Atina’dan Roma’ya uzanan yolda soru hâlâ aynıydı:

İktidar nasıl sınırlandırılacak ve siyasal düzen aşırılıklardan nasıl korunacaktı?

Roma’da bu soru artık yalnızca teorik değildi. Aristokratlarla halk arasındaki mücadele, kurumlar arasındaki gerilim ve siyasi aktörler arasındaki iktidar kavgası Cumhuriyet’i giderek daha fazla zorluyordu.

Çiçero tam da bu gerilimin hüküm sürdüğü dünyada yetişti.

Karşımızda tek bir sıfata sığdırılması güç bir insan var: Konsül, senatör, hukukçu, hatip, yazar, filozof… Onu bütün bu kimliklerin iç içe geçtiği dünyasıyla okumak gerekir.

Çiçero tek bir akımın takipçisi değildi. Akademia’nın kuşkucu yönteminden yararlanıyor, Stoacıların erdem ve doğa anlayışından etkileniyor, Epikürcü düşünceye ise özellikle insanı kamusal hayattan uzaklaştırdığı noktada itiraz ediyordu. Farklı geleneklerden kendisine yakın bulduğu düşünceleri yeniden yorumlaması, felsefesine eklektik bir nitelik kazandırdı.

Bu tavır, onun özgün bir filozof olup olmadığı tartışmasını da beraberinde getirdi. Çiçero, Yunan felsefesini Roma dünyasına taşıyan büyük bir düşünce insanıydı; ancak başlı başına yeni bir felsefi sistem kurmadığı da sıkça dile getirildi.

Onun siyaset ve hukuk düşüncesinde ileride iki önemli kavramla karşılaşacağız: Devleti ortak bir kamusal mesele olarak gören res publica düşüncesi ve yürürlükteki yasaların da kendisine uygun olması gereken, akla ve doğaya dayalı evrensel bir adalet ölçüsü olarak doğal yasa.

Fakat bunlara şimdilik yalnızca bir çapa atalım. Çünkü Çiçero’nun zihnini şekillendiren felsefi iklimi anlamadan onu anlamamız güç.

Kinikler yerleşik kabulleri sorguluyor, Epikürcüler huzurlu yaşamın imkânlarını arıyor, Stoacılar erdem ve doğa üzerinde duruyor, Akademia ise kuşkucu yöntemiyle kesinlik iddialarını sınava çekiyordu.

Çiçero bütün bu tartışmaların içinden geçerek kendi yolunu bulacaktı.

Bizim ilk durağımız ise Kinikler olacak.

Ve burada küçük bir sürpriz var.

Karşımıza bizim topraklarımızdan çıkmış oldukça ilginç bir filozof gelecek: Sinoplu Diogenes.

Diogenes’in tasvirlerine her baktığımda nedense aklıma Can Yücel gelir. Belki sakalı, belki yüzündeki o umursamaz ifade… Ama sanırım asıl benzerlik görüntülerinden çok, dünyaya karşı takındıkları tavırda.

Biri şiiriyle, diğeri hayatıyla yerleşik kabullere biraz uzaktan bakmış; ikisi de insanın üzerine giydirilen fazlalıkları pek ciddiye almamış gibidir.

Gelecek hafta yine denizin kıyısında olacağız. Ama bu kez Ege’nin biraz daha kuzeyinde, Sinoplu bir filozofun peşine düşeceğiz.

Elinde feneriyle gündüz vakti sokaklarda dolaşıp:

“İnsan arıyorum.”

diyen Diogenes’in…

Evet, bu haftaki yolculuğun sonunda da Diogenes gibi aradığımız şey hâlâ aynı:

İnsan.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.