Evet, Sinop’tayız. Ama burada fazla kalmayacağız; rotamız Atina.
Anlatılana göre Diogenes’in Sinop’tan ayrılmasına bir para meselesi yol açmıştı. Paranın damgasını değiştirmekle suçlanmıştı. Hikâyenin farklı anlatımları var ama bu olayın onu Sinop’tan ayrılmaya götürdüğü açık. Atina’ya vardığında ise değiştireceği şeyler farklıydı; bu kez toplumun değerlerinin damgasıyla oynayacaktı.
Onu anlamanın en iyi yolu, hakkında anlatılan hikâyelerdir. Diogenes, kitap sayfalarındaki soğuk anlatılardan çok, hayatına bakarak ve biraz da kendimizi onun yerine koyarak anlayabileceğimiz bir filozoftu. Gelin hem Diogenes’i hem de Kinikleri bu hikâyeler üzerinden tanımaya çalışalım.
Sokrates Atina sokaklarında dolaşmış, insanları sorularıyla rahatsız etmiş, kendisini toplumu uyandıran bir “at sineği”ne benzetmişti. Peşinden gelenlere de güçlü bir soru bıraktı:
İnsan nasıl iyi ve mutlu yaşar?
Sokrates için bunun yolu insanın hayatını sorgulamasından ve erdemli yaşamasından geçiyordu. Öğrencilerinden Antisthenes ise bu düşünceyi farklı bir yere taşıdı. Zenginlik insanı mutlu etmeye yetmezdi; sahip olduklarımız arttıkça daha fazlasını istemek kaçınılmazdı. Sonu gelmeyen bir döngü…
Gerçek zenginlik erdemli yaşayıştaydı.
Diogenes’in Atina’ya geldiğinde, başta kendisini yanına almak istemeyen Antisthenes’in peşini bırakmadığı ve sonunda onun öğrencisi olduğu anlatılır. Ondan aldığı düşünceyi sözde bırakmadı; kendi hayatı üzerinde denedi. Kiniklerde hakikat sözle sınırlı kalmıyor, yaşam biçimine dönüşüyordu. Diogenes bunun en uç örneklerinden biriydi.
Sokakta yiyip uyuyor, toplumun “ayıp” saydığı ihtiyaçlarını herkesin önünde karşılamaktan çekinmiyordu. “Kinik” adının kökenindeki köpek çağrışımı da boşuna değildi. Diogenes’e “köpek” denmesi zamanla onun yaşamının simgesine dönüştü. Söyledikleriyle yaşadıkları arasında mesafe yoktu.
Ama toplumun kurallarından kurtulup özgürleşmek yetmezdi. İnsan kendi alışkanlıklarının da esiri olabilirdi.
Bir anlatıya göre Diogenes, bir şenlik günü köşesine çekilmiş, herkes eğlenirken yalnızlığına hayıflanmaya başlamıştı. O sırada bir farenin bulduğu kırıntılarla karnını doyurduğunu gördü. Fare ne sofra arıyordu ne de eğlence. Bulduğuyla yetiniyordu.
Diogenes bundan kendine bir ders çıkardı: Bir fare bu kadar azıyla yaşayabiliyorsa, kendisinin durumundan yakınması niyeydi?
Kiniklerin seçtiği hayat kolay değildi. Yoksunluğa, yalnızlığa ve alışkanlıkların terk edilmesine dayanmak gerekiyordu. İnsan rahatlığa ne kadar az bağımlıysa, şartlar değiştiğinde o kadar kolay ayakta kalabilirdi.
Diogenes’in neredeyse bütün malı, içinde yaşadığı küp ve su içtiği tastan ibaretti. Bir gün elleriyle su içen bir çocuk gördü ve tasını attı. Demek ki ona bile ihtiyacı yoktu.
Çok şeye sahip olmak yerine az şeye ihtiyaç duymak.
Aslında yapılan, toplumun yerleşik değerlerine yönelik köklü bir reddedişti. Diogenes zenginliği, makamı, şöhreti, itibarı, hatta toplumun ayıp saydığı şeyleri sorguluyordu. Bunların gerçekten bir değeri var mıydı, yoksa onları önemli kılan bizim kabullerimiz miydi?
Bu sorgulamadan filozoflar bile nasibini alıyordu.
Bir anlatıya göre Platon’un Akademia’sında insan “iki ayaklı, tüysüz hayvan” diye tanımlanınca Diogenes, tüyleri yolunmuş bir horoz getirip:
“İşte Platon’un insanı!”
demişti.
Bunun üzerine tanıma yeni bir ekleme yapıldığı anlatılır. Platon’un Diogenes için “çıldırmış bir Sokrates” dediği de söylenir. Bugün bile bundan daha iyi bir tarif bulmak kolay değil.
Diogenes, Sokrates gibi sözünü sakınmıyordu. Nitekim Sokrates’te de karşımıza çıkan parrhesia, Kinik yaşamın en önemli özelliklerinden biriydi:
Gerçeği korkmadan söylemek.
Yüzyıllar sonra Michel Foucault bu kavramın üzerinde özellikle duracaktı. Onun ilgisini çeken yalnızca gerçeğin söylenmesi değildi; insanın bunu söylerken kendisini de riske atmasıydı.
Hayatın her alanında geçerli olmakla beraber, aktif siyasetin içinde bu kavram daha da anlam kazanıyor. Çünkü doğru bildiğini söylemek her zaman kolay değildir. Makamlar, siyasi hesaplar ve güç ilişkileri devreye girdiğinde gerçeği söylemek bir cesaret meselesine dönüşür. Gerçeği söylemenin bedelinin ne kadar ağırlaşabileceğini, yazı dizimizin sonunda karşılaşacağımız Cicero’da da göreceğiz.
Ama bu yazının kahramanının da ondan aşağı kalır yanı yok.
İskender Korinthos’a geldiğinde birçok kişi onu görmeye gider. Diogenes gitmez. Bunun üzerine İskender onun yanına gelir. Güneşlenen Diogenes’in karşısında dönemin en güçlü hükümdarlarından biri vardır.
“Ben Büyük Kral İskender’im.”
“Ben de köpek Diogenes’im.”
Bir tarafta krallık, diğer tarafta köpeklik. Yan yana yazılınca ikisinin de sonuçta birer sıfattan ibaret olduğunu daha kolay görüyoruz.
İskender, gücünün verdiği rahatlıkla sorar:
“Benden bir isteğin var mı?”
Diogenes güneşi gösterir.
İskender’in şehirleri vardır, orduları vardır, serveti vardır; ama Diogenes’in istediği şey bunların hiçbirinde yoktur. Güneşi ona veremez. Zaten güneş Diogenes’indir. İstediği çok basittir: Kendisiyle güneşin arasından çekilmesi.
Ve yüzyılları aşarak yazımızın başlığına kadar ulaşan o söz gelir:
“Gölge etme, başka ihsan istemem.”
Kendi kendine yetmenin neredeyse sloganına dönüşmüş bir söz.
Diogenes’in gücü İskender’inkinin tam tersinden geliyordu: ihtiyaç duymamaktan. Azla yetinmeyi seçmiş birine ne verebilirsiniz ki?
İskender’in ayrılırken “İskender olmasaydım, Diogenes olmak isterdim” dediği aktarılır.
Evet, karşımızda belirli kalıplara sığmayan bir filozof var. Dolayısıyla onu tek bir coğrafyaya sığdırmak da kolay olmayacaktı. Diogenes’e nereli olduğu sorulduğunda verdiği cevap bu yüzden şaşırtıcı değildir:
“Dünya vatandaşıyım.”
İnsanın kendisini doğduğu kentle tanımladığı bir çağda oldukça radikal bir söz. Dünya vatandaşlığı düşüncesi daha sonra Stoacılarda daha geniş bir insanlık anlayışına dönüşecekti. Diogenes’ten sonra Krates Kinik yaşamı sürdürdü; onun öğrencisi Kıbrıslı Zenon ise Stoacılığın kurucusu oldu.
Kuşkusuz Diogenes’in yaşamı bugün de bizim için bir şeyler söylüyor. Peki bugün yaşasaydı ne yapardı?
Bunu tam bilmemiz zor ama bir fikir ileri sürebiliriz: Herhangi bir fenere ihtiyaç duymazdı. Çünkü bugün yüzümüzü aydınlatan şey fenerler değil, telefon ekranları. Muhtemelen yine kalabalığın arasına girer ve iki bin yıl önceki arayışını sürdürürdü:
“İnsan arıyorum.”
İnsanların başlarını ekranlarından kaldırıp bu çağrıya cevap verip vermeyeceklerini de bilemiyorum.
Diogenes’in dünyası da değişmek üzereydi. İskender’in ölümüyle yeni bir dönem başlayacak, değişen dünyanın insanı mutluluğa yeni cevaplar arayacaktı.
Önümüzde Helenistik dönemin başka düşünce akımları var. Sokrates’in sorduğu o eski soruya onların da verecek cevapları olacak:
İnsan nasıl iyi ve mutlu yaşar?
Kinikler cevaplarını hayatlarıyla verdiler. Gelecek hafta deniz kıyısından Epikuros’un bahçesine uğrayacağız.
Mutlu olmak için gerçekten neye ihtiyacımız var?