Geçen hafta Diogenes’le birlikte Atina sokaklarında yürümüştük. Bu hafta da oradayız. Ama biraz şehrin dışına doğru ilerliyoruz.
Yolumuz Epikür’ün Bahçesi’ne.
Zamanda da biraz ilerliyoruz. Artık Helenistik dönemdeyiz. Büyük İskender ölmüş, bıraktığı imparatorluk parçalanmaya başlamıştı. Şehir devletleri eski siyasal ağırlığını kaybediyor, Roma giderek yaklaşıyordu.
Atina yurttaşının büyük kararlar üzerindeki etkisi azalmıştı. Siyasal yapı değiştikçe düşünce dünyası da değişiyordu. Felsefenin eski sorularının yanına yenisi eklenmişti:
İnsan bu belirsiz dünyada nasıl mutlu yaşayacaktı?
Devlet büyümüş, insanın devlet içindeki yeri küçülmüştü.
İlk cevaplardan biri Epikür’den gelecekti.
İnsan, belirsizleşen dünya karşısında bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmeli; güvenliğini kendi içinde kurup huzuru Bahçe’de aramalıydı.
Epikür’ün mutluluk anlayışının arkasında, insanın dünyadaki yerini açıklamaya çalışan bir doğa ve bilgi anlayışı vardı. Bu yüzden önce buraya kısaca bakalım.
Epikür bilginin kaynağı olarak duyulara güveniyor, yanılgının duyumdan çok ona ilişkin verdiğimiz hükümde başladığını düşünüyordu. Doğa anlayışında Demokritos’un atomculuğunu izliyor, ancak katı determinist düşüncesine mesafe koyuyordu. Epikürcü gelenekte atomların hareketindeki küçük sapma fikri, zorunluluğun içinde insan seçimine de bir alan açıyordu.
Seçim varsa ahlak da vardı.
Ve ahlak söz konusu olduğunda insanın karşısına yine aynı temel soru çıkıyordu:
En yüksek iyi nedir?
Aristoteles en yüksek iyiyi mutlulukta görmüştü.
Epikür de aynı soruya mutluluk cevabını veriyordu. Ancak mutluluğun ne olduğu konusunda ondan ayrılıyordu.
Epikür için mutluluğun temelinde haz vardı.
Epikür hazları dinamik ve statik olarak ayırıyordu. Kirenelilerin anlık haz anlayışının aksine onun öne çıkardığı, eksikliğin giderilmesiyle ortaya çıkan dinginlikti.
Susadığımızda su içmek dinamik hazdı. Susuzluk giderildiğinde ulaştığımız rahatlık ve acısızlık hâli ise statik hazza karşılık geliyordu.
Epikür’ün aradığı da buydu: sürekli yeni hazların peşinden koşmak yerine acının ortadan kalktığı hâle ulaşmak. Bedenin acıdan kurtulmasına aponia, ruhun korku ve kaygıdan sıyrılarak ulaştığı dinginliğe ise ataraxia diyordu.
Korona günlerini hatırlayalım.
Aylarca evlere kapandık. Restoranlar, kafeler kapandı; seyahatler durdu. Ölüm sanki kapının hemen arkasındaydı.
O günlerde bir dostla oturup sohbet etmenin kıymetini yeniden hatırladık.
Belki de özlediğimiz şey çok basitti:
Bir araya gelmek.
Kapılar açıldığında ilk kahve, ilk dışarıda yemek, ilk seyahat başkaydı. Ama kısa süre sonra onlar da sıradanlaştı.
“Bir Çikolatadan Fazlası” yazımızda anlattığımız mesele de buydu. İlk çikolatanın verdiği hazla sonrakilerin verdiği haz aynı kalmıyordu. Daha fazla tüketmek hazzı aynı ölçüde artırmıyordu.
Epikür arzuları üçe ayırıyordu: doğal ve zorunlu olanlar, doğal ama zorunlu olmayanlar ve boş arzular. Su, yemek, barınma ilk gruptaydı. Daha gösterişli sofralar ikinciye; sınırsız servet, şöhret, iktidar
ve gösteriş sonuncuya giriyordu.
Susuzluğun sınırı vardır. Suyu içersiniz ve bedeniniz “yeter” der.
Peki tüketmenin yeteri neredeydi?
Acının bittiği yerde.
Epikür için sınır buydu. Acı ortadan kalktığında daha fazlası mutluluğu aynı ölçüde artırmıyor, kimi zaman yeni sıkıntılar doğuruyordu.
Haz bedensel olduğu kadar ruhsaldı da. Hatta Epikür, ruhsal hazza daha yüksek bir değer veriyordu. Çünkü zihin geçmişi hatırlar, geleceği düşünür. Güzel bir anı yıllar sonra bile insanı mutlu edebilir; henüz gerçekleşmemiş bir korku ise bugünkü huzuru bozabilir.
Epikürcü öğreti, insanın korku ve acılarını hafifletmek için sonradan “dörtlü ilaç” diye özetlenen bir reçete sunuyordu:
Tanrılardan korkma. Ölümden kaygılanma. İyi olana ulaşmak kolaydır. Acıya dayanmak mümkündür.
İnsanların en büyük korkularından biri tanrılardı. Mitolojik anlatılarda Olimpos tanrıları; öfkelenen, kıskanan, insanların hayatına müdahale eden, gerektiğinde cezalandıran ve insana benzeyen varlıklar olarak karşımıza çıkıyordu.
Epikür buna itiraz ediyordu. Tanrılara öfke, intikam ve cezalandırma gibi insani tutkular yüklemek ona göre tanrısal olana yakışmıyordu. Tanrılar mutlu ve ölümsüz varlıklardı; insanların hayatına müdahale edip ceza dağıtmıyorlardı.
Ölüm için de benzer bir yol izliyordu:
Biz varken ölüm yoktu; ölüm geldiğinde biz olmayacaktık.
Ruhsal acılarımızın önemli bir kısmının arkasında korkular vardı. Epikür, önce bu korkuların nedenlerini anlamaya çalışıyordu.
Onlardan kurtuldukça insan dinginliğe yaklaşacaktı.
Ama Bahçe’de bir şey daha vardı:
Dostluk.
Kadınlar ve köleler de bu çevrede yer bulabiliyordu. Epikür, mutlu bir yaşamın en önemli unsurlarından birinin dostluk olduğunu düşünüyordu. Çünkü insanın kime güvenebileceğini, zor zamanında kimin yanında olacağını bilmesi, geleceğe ilişkin korkularını azaltıyordu.
Bahçe, rekabetin yerine güvenin ve dostluğun öne çıktığı küçük bir topluluktu.
Fakat burada başka bir soruya geliyoruz:
Bahçe ile siyasal toplum aynı şey midir?
Epikür için siyaset, huzurlu ve güvenli hayatı mümkün kıldığı ölçüde anlam taşıyan bir araçtı. Aristoteles için insan siyasal bir varlıktı ve iyi yaşam polis içinde tamamlanıyordu. Epikür ise ağırlığı yurttaşlıktan bireye, kamusal hayattan Bahçe’ye kaydırıyordu.
Bu nedenle Epikürcü gelenekte aktif siyasetten uzak durmak güçlü bir eğilim hâline gelecekti. Çünkü iktidarı elde etme arzusu kadar onu kaybetme korkusu da insanın huzurunu bozabilirdi.
Makamınızı kaybetmekten korkuyorsanız, bir süre sonra makam size sahip olmaya başlar.
Siyaset ile birey arasındaki mesafe konusunda, yazı dizimizin kahramanı Cicero ile Epikür’ün yolları ayrılacaktı.
Cicero, Epikürcülerin kamusal hayattan geri çekilmesine itiraz edecekti. Bilge ve erdemli insanların siyasetten
uzaklaşması, meydanı başkalarına bırakmak anlamına gelebilirdi.
Epikür’ün Bahçesi vardı.
Cicero’nun bahçesi ise Forum’du.
Aralarındaki gerilim belki de tek cümlede
anlatılabilir:
Epikür siyasetin insanı esir alabileceğinden, Cicero ise iyi insanların siyasetten çekilmesinden korkuyordu.
Adalet konusunda da yolları ayrılacaktı.
Epikür için adalet, insanların birbirlerine zarar vermemek ve zarar görmemek üzere vardıkları karşılıklı anlaşmadan doğuyordu.
Karşılıklı zarar vermeme konusunda bir anlaşmanın bulunmadığı yerde, Epikür açısından adalet ve adaletsizlikten söz etmek de anlamını yitiriyordu.
Bu nedenle adalet, insanların birlikte yaşama şartlarına ve karşılıklı yararlarına göre biçimleniyordu.
Cicero’nun adalet anlayışını ise Forum’a vardığımızda konuşacağız.
Ama henüz Forum’a varmadık.
Cicero’ya ulaşmadan önce uğrayacağımız iki okul daha var.
İlki hemen önümüzde:
Stoa.
Bu kez bir Bahçe’ye değil, sütunlu bir kamusal alana giriyoruz. Zenon ve öğrencileri burada toplanacak, okul da adını bu yapıdan alacaktı.
Şimdi yolumuz Stoa’ya.