"Beni tutsa tutsa gözlerin tutar ayakta
Beni yıksa yıksa gözlerin yerle bir eder
Ne gelirse onlardan gelir bana
Çalışma gücü yaşama direnci
Mutluluk gibi kazanılması zor
Mutluluk gibi yitirilmesi kolay
Bir açarsın ki mutluyum
Bir kaparsın her şey elimden gitmiş" — Rıfat Ilgaz, Soluk Soluğa
Mutluluk bazen iki gözde belirir. Kimi zaman bir dost sohbetinde, kimi zaman özlediğimiz bir sesin yankısında... Bazen uzun zamandır görmediğimiz bir insanla karşılaşınca, bazen de uykusuz geçen gecelerin ardından gelen kısa bir uyku anında dokunur bize.
Tam yakaladığımızı düşündüğümüzde ise elimizden kayıp gidecekmiş gibi gelir. İnsan, çoğu zaman mutluluğu yaşarken bile onu kaybetmenin korkusunu hisseder. Belki de bu yüzden mutluluk, en çok aradığımız ama aynı zamanda yitirmekten en çok korktuğumuz şeydir.
Geçtiğimiz yazıyı bir soruyla bitirmiştik:
İyi yaşam nedir?
Bu soruya cevap verebilmek için önce sorunun merkezindeki kelimeyi anlamamız gerekiyor: İyi.
Aslında bu kavram bize hiç de yabancı değil. Daha önceki yazılarımızda onun izini defalarca sürdük. Platon'da iyi, aklın görebilen gözlerini aydınlatan ışık; Nietzsche'de soylu olanın ifadesi; Kant'ta ise herhangi bir çıkar ya da karşılık beklemeden gerçekleştirilen eylemin temeliydi.
Şimdi ise aynı kavram başka bir anlam ufkuyla yeniden karşımıza çıkıyor. Çünkü iyi yaşamın ne olduğunu anlayabilmek için önce neyin gerçekten iyi olduğunu bilmek gerekiyor.
Dikkat edersek hayatımızın büyük kısmı bu tek kelimenin peşinde geçer. Daha iyi bir ev isteriz. Daha iyi bir araba, daha iyi bir meslek, daha iyi bir gelecek hayal ederiz. Kararlarımızın, tercihlerimizin ve beklentilerimizin önemli bir bölümü bu arayış tarafından şekillendirilir.
Fakat burada sözünü ettiğimiz iyi, günlük hayatta kullandığımız anlamıyla bir araç değildir.
Daha iyi bir ev, daha iyi bir gelir ya da daha iyi bir makam başka amaçlara ulaşmak için değerlidir. Oysa filozofların peşine düştüğü iyi, bizzat kendisi için istenen iyidir. Yani, değerini kendi varlığından alır.
Öyleyse soruyu biraz daha açık soralım: Hayatımızdaki en temel iyi nedir?
Daha da önemlisi, insan bütün çabalarını sonunda hangi amaç uğruna gerçekleştirir?
Başka her şeyin kendisine yöneldiği fakat kendisinin başka hiçbir şeye yönelmediği o en yüksek iyi nedir?
Aristoteles bu soruya tek kelimelik bir cevap verir:
Mutluluk.
Ancak bu cevabın tek kelimeden oluşması, meselenin basit olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, felsefe tarihinin en uzun tartışmalarından biri burada başlar.
Çünkü insanlık tarihi boyunca belki de hiçbir soru mutluluk kadar ısrarla sorulmamıştır.
Kimileri onu bir sofranın neşesinde aradı, kimileri iktidarın koridorlarında. Kimi servetin içinde, kimi alkışların arasında, kimi de sevdiği bir çift gözde... Bazıları onu gelecekte kurulacak hayallere yükledi; bazıları ise yalnızca bugünün kısa sevinçlerinde bulduğunu sandı.
Fakat filozoflar için mesele tam da burada düğümlenir.
Eğer mutluluk yalnızca gelip geçen duyguların adıysa, insan yaşamının nihai amacı olmaya nasıl aday olabilir?
Eğer bir bakışın, bir tesadüfün ya da birkaç güzel anın içinde ortaya çıkıp sonra kayboluyorsa, nasıl olur da yaşamın en yüksek iyisi sayılabilir?
Aristoteles'e göre burada mutluluk hakkında temel bir yanılgı vardır.
Ona göre mutluluk, eudaimonia adını verdiği ve insanın bütün yaşamına yayılan bir iyilik hâlidir. Filozof bunu kısaca "ruhun erdeme uygun etkinliği" olarak tanımlar.
Bu nedenle mutluluk, bir anın değil, bir ömrün meselesidir.
Bir ömrün nasıl yaşandığı, mutluluğun asıl ölçüsüdür.
İşte bu yüzden Aristoteles mutluluğu yalnızca ne hissettiğimizle değil, nasıl yaşadığımızla ilişkilendirir.
Peki insan hangi yaşam biçimiyle mutluluğa ulaşabilir?
Haz peşinde koşan bir yaşam mı?
Siyasal ve onurlu bir yaşam mı?
Yoksa aklın rehberliğinde sürdürülen düşünsel bir yaşam mı?
Önümüzdeki yazıda Aristoteles'in bu sorulara verdiği cevapları inceleyecek; mutluluğa giden yolları, haz yaşamını, siyasal yaşamı ve düşünsel yaşamı birlikte ele alacağız.
Çünkü Aristoteles'e göre mutluluk, erdemle örülen, akılla yön bulan ve bir ömür boyunca inşa edilen bir hayattır.