Bir ara tatilin daha sonuna geliyoruz. Birçok çocuk bu kısa molada karnelerini aldı, dinlendi ve şimdi yeni bir maratona hazırlanıyor. Bu dönemler yalnızca öğrenciler için değil, eğitim sisteminin kendisi için de düşünme imkânları sunar. Çünkü eğitim, çoğu zaman teknik bir alan gibi ele alınsa da, siyasetten ve toplumsal tercihlerden bağımsız değildir.
Hangi bilginin değerli sayıldığı, nasıl öğretildiği ve neyin “başarı” olarak ölçüldüğü, doğrudan bir dünya görüşünün ürünüdür. Bu nedenle eğitimi konuşmadan siyaseti; siyaseti konuşmadan da eğitimi anlamak mümkün değildir.
Bu noktada Sokrates’in eğitim anlayışı, aynı zamanda siyasal bir çıkış noktası sunar. Sokratik felsefi araştırmanın temel varsayımı şudur: Bir kavram hakkında sağlıklı konuşabilmek için önce onun ne olduğunun bilinmesi gerekir. Sokrates’e göre bir şeyin iyi, doğru ya da öğretilebilir olup olmadığı, ancak onun özüne yani nelik bilgisine ulaşıldığında tartışılabilir.
Bu yaklaşımın en somut örneği, Menon diyaloğundaki köle sahnesidir. Matematik eğitimi almamış bir köleye sorular sorulur. Köle yanlış cevaplar verir. Bilmediğini kabul eder ve tam da bu noktada düşünme başlar. Sokrates bilgi öğretmez; yalnızca sorularla düşünceyi açar. Köle, alanı iki katına çıkarmanın kenarı iki katına çıkarmakla mümkün olmadığını fark eder; çözümün, karenin köşegeni üzerinden kurulabileceğini kendi akıl yürütmesiyle kavrar.
Bu sahne, bilginin hazır biçimde aktarılan bir içerik olmadığını açıkça gösterir. Bilgi; sorgulama, çelişkiyle yüzleşme ve aporia —yani bilmediğini bilme— yoluyla, aklın kendi iç ilişkilerinden doğan bir süreçtir. Hakikat, bu anlayışta dışarıdan verilen bir şey değildir; kişide doğurtulur. Bu nedenle Sokrates’in eğitim anlayışı, bir öğretme faaliyeti olmaktan çok bir ebelik sanatıdır: Aktarmak yerine açığa çıkarmakla, yüklemek yerine doğurtmakla ilgilidir.
Ancak bu doğum, pedagojik sınırlarla sınırlı kalmaz; doğrudan siyasal bir anlam kazanır. Çünkü nasıl düşündüğümüz, nasıl yöneteceğimizi ve nasıl birlikte yaşayacağımızı belirler.
Kavramların özü sorgulanmadan yürütülen her siyaset, kaçınılmaz olarak sloganlara ve kanaatlere yaslanır. İnsan hakları, adalet ve erdem gibi kavramların sıkça dolaşıma girdiği; ancak içeriklerinin giderek boşaldığı bir çağda, Sokrates’in sorgulayıcı yöntemi bu kavramlara yeniden bir bilgi zemini kazandırır. Böylece eğitim, yalnızca bireysel bir öğrenme süreci olmaktan çıkar; toplumsal ve siyasal düzenin kurucu unsurlarından biri hâline gelir.
Bu noktada eleştirel eğitim felsefesi belirleyici bir önem taşır. Bu yaklaşım, egemen güçlerin kendi dünya görüşlerini yeniden ürettiği temel bir mekanizma olarak ele alır. Eğitim çoğu zaman rıza üreterek işler. Hegemonya tam da burada kurulur: İnsanlar, kendilerine sunulan düşünme biçimini doğal, kaçınılmaz ve sorgulanamaz kabul etmeye başladıklarında.
Bu durumun tarihsel örneklerinden biri, İngilizlerin Hindistan’daki kolonyal yönetimidir. Kolonyal idare, eğitimi zihniyet dönüştürmenin en etkili aracı olarak görmüştür. Eğitim sistemi bu doğrultuda yeniden düzenlenmiş; İngilizce temel eğitim dili hâline getirilmiş, Batılı bilgi evrensel ve tartışılmaz bir norm olarak sunulmuştur. Amaç, doğrudan baskıdan ziyade, kolonyal yönetimin değerlerini içselleştiren ve Batı gibi düşünen yerli bir sınıf üretmek; böylece kendi egemenliğini kalıcı ve görünmez biçimde sürdürmekti.
Ancak mesele yalnızca Hindistan’la sınırlı değildir. Coğrafyalar, diller ve kültürel formlar değişir; yöntem ise çoğu zaman aynıdır. Kalıcı hâkimiyet, önce zihinsel alanın dönüştürülmesiyle kurulur. Eğitim, bu dönüşümün en etkili ve en kalıcı aracıdır.
Tam da bu nedenle Sokratik eğitim anlayışı anlam kazanır. Çünkü Sokrates’in ısrarla vurguladığı sorgulama, zihinsel tahakküme karşı etik ve siyasal bir duruştur. Sorgulamayan eğitim, egemenliği yeniden üretir; sorgulayan eğitim ise özgürleşmenin imkânını içinde taşır.
Bu anlayış, Sokrates’ten sonra Platon’da daha belirgin bir siyasal boyut kazanacaktır. Artık soru yalnızca bireyin nasıl düşündüğü değil; bu düşünme biçiminin nasıl bir siyasal düzen ürettiğidir.
O hâlde asıl soru şudur:
Eğitim, bireyi uyumlu bir özneye mi dönüştürecek;
yoksa düşünmeye cesaret eden bir vatandaş mı yetiştirecek?