Dijital çağın hızına kapıldıkça, anıların ağırlığını kaybettik. Oysa bir fotoğrafın arkasına atılan tarih ve küçük bir not, yıllar sonra insanın yüreğine dokunan bir mektup gibiydi…
Şimdi dijital data var ama içinde duygu yok. Fotoğraf çok var ama üzerinde bir tek parmak izi yok.
Çerçeveli fotoğraflar da azaldı duvarlarımızda. Salonların duvarları bir zamanlar düğün kareleriyle, mezuniyet fotoğraflarıyla, askerlik hatıralarıyla doluydu.
Her bakışta bir an yeniden yaşanırdı. Şimdi duvarlar öksüz, anılar ise ekranın kilit tuşuna mahkûm. Belki de sorun teknolojide değil; bizim tercihlerimizde. Kolay olanı seçtik. Basılı fotoğraf yaptırmak zahmetli geldi. Albüm düzenlemek vakit aldı. Ama zahmet dediğimiz şey, aslında hatıraya verdiğimiz değerin ölçüsüdür.
Bir USB bozulduğunda, bir hesap kapandığında, bir telefon değiştiğinde kaybolan şey sadece dosyalar değil; hayatımızın parçalarıdır aslında. Oysa sararmış bir fotoğraf yıllara meydan okur. Kenarı yıpranır ama silinmez. Çekmecenin dibinden çıkar, yeniden kalbe dokunur.
Belki yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir. Çektiğimiz yüzlerce kareden birkaçını seçip bastırmanın… Çocuğumuz için bir albüm yapmanın… Aile büyüklerinin fotoğraflarını çerçeveleyip görünür kılmanın ne denli anlamlı olduğunu hatırlamanın vakti gelmiştir belki, ne dersiniz?
Çünkü anı dediğimiz şey, sadece dijital arşivlerde unutulmak üzere depolanan bir veri değildir aslında! Çünkü anı dediğimiz şey; dokunulur, tutulur, taşınır, gösterilir, paylaşılır.
Çünkü anı dediğimiz şey; aslında elle tutulduğunda, gözle görüldüğünde, gerçek olur ve muhteşem bir nostalji şölenine dönüşür. Eğer biz anıları sadece dijital klasörlere hapsedersek, yarın çocuklarımız geçmişi maalesef ekranları kaydırarak çabucak geçecek.
Oysa geçmiş, kaydırılarak değil; sayfa sayfa çevrilerek yaşanmaz mı?
Evet anılar da dijitalleşti belki…
Ama onları yeniden hayata döndürmek hâlâ bizim elimizde.