Bazı başarı hikâyeleri vardır ki, yalnızca bir kişinin başarısını değil; bir ailenin mücadelesini, bir kuşağın direnişini ve azmin sınır tanımayan gücünü anlatır.
Almanya’nın Başkenti Berlin’de, Elif Eralp’ın hikâyesi de işte tam da böyle bir başarı hikâyesi…
1980 askeri darbesi döneminde, Türkiye’den siyasal baskılar nedeniyle Almanya’ya sığınan sendikacı bir ailenin kızı olarak 1981’de Münih’te doğan Elif, bugün Berlin’in yönetecek koltuğa oturan isim oldu.
Darbenin hemen ardından, ailesi Almanya’ya sığındığında, annesi Elif’e hamileydi. İlk yıllar bütün gurbetçiler gibi çok zorluydu tabi ki…
Münih’te dar bir odada üç kişi kalıyorlardı, gelecekleri belirsizdi, dil engeli vardı ve ülkeye yabancılıkları da en büyük handikaplarıydı.
Sonra Dortmund, ardından Hamburg’da yaşama tutunma çabaları oldu, başardılar da…
Elif, çocukluğundan itibaren gösterilere katıldı, çünkü yaşama tutundukları ülkede ırkçılık ve adaletsizlikle yüz yüze geliyorlardı.
On iki yaşında, Solingen’deki o acımasız ırkçı saldırıyı duyduğunda kararını vermişti: İnsan hakları avukatı olacaktı. Ve ahdetti, oldu da…
Hamburg Üniversitesi’nde hukuk okudu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nde staj yaptı, göç ve iltica hukuku alanında uzmanlaştı.
Uzun yıllar Sol Parti’nin Federal Meclis Grubu’nda hukuk danışmanı olarak çalıştı.

2017’de partisine üye oldu, 2021’de Berlin Temsilciler Meclisi’ne girdi. Şimdi ise partisinin Berlin Belediye Başkanı oldu.
Seçmenler onun partisini seçimde birinci parti konumuna yükselttiler ve başkanlık koltuğuna taşıdılar.
Tabi ki bu, “yabancı bir ülkede kadının yeri” tartışmalarını altüst eden bir başarı oldu.
Elif Eralp ne “misafir işçi çocuğu” tanımına sığdırılabilir ne de “göçmen kimliğiyle sınırlı” bir figür olarak görülebilir.
O, iki çocuk annesi, hukukçu, cesur bir aktivist, ırkçılığa karşı ve kararlı bir siyasetçi.
İlk hedefi de Berlin’de yaşayanların hayatını bir an önce kolaylaştırıcı icraatlara imza atmak.
Kiraların düşmesi, toplu taşımanın daha erişilebilir olması, okulların yenilenmesi, ırkçılıkla mücadeleyi çalışma programının önceliği yaptı bile…
Bunlar onun kampanyasının temel taşlarını oluşturuyor.
Çünkü o, Berlin’i “herkes için” yaşanabilir bir şehir yapmak istiyor.
Ve bunu söylerken, hiç kuşkusuz kendi ailesinin zorlu yaşam deneyiminden, kendi yaşamından besleniyor.
Ben de, İsviçre’de ailesiyle birlikte “uzun yıllar yaşamış bir kişi” olarak, yabancı bir ülkede hayat kurmanın, yaşama tutunma çabası göstermenin ve adeta varlık mücadelesi vermenin, çoğu zaman iki üç kat daha fazla emek istediğini çok iyi bilen biriyim.

Dil, kültür, bir dizi başka görünmez engeller, “sen buraya ait değilsin” bakışları arasında bocalarsınız önce…
Ama azim ve kararlılığınızın, bu engellerin hepsini aştığının da bizzat tanığı olursunuz.
Elif Eralp’ın hikâyesi bize aslında şunu hatırlatıyor:
Başarı, doğduğun yerle değil; inandığın değerlerle, verdiğin emekle ve pes etmeme gücünle ölçülüyor.
Bir kadın, ailesinin sığındığı topraklarda, o toprakların en önemli şehrini yönetmeye aday olabiliyor ve kazanıyorsa, insanı çevreleyen sınırlar yalnızca haritada kalır.
Bu hikâye sadece Elif Eralp’ın değil, aslında yurt dışında okuyan, çalışan, ailesini kuran, engelleri aşan her kadının hatta her insanın hikâyesidir.
Bir kez daha gördük ki, azim coğrafya tanımaz. Kararlılık, pasaport sormaz.
Ve bir insan, yabancı bir ülkede de olsa, doğru bildiği yolda yürümeye devam ederse, neler başarabileceğini bir kez daha kanıtlar.
Evet, Berlin’in Kırmızı Belediye Sarayı’na giden yol, bir zamanlar dar bir sığınmacı odasından başlamıştı.
Bugün o yol, umutla, inatla, başarı ve kararlılıkla uzayıp devam ediyor.
Ve bu yol, gerçekte hepimize ilham veriyor: Azim varsa, imkânsız diye bir şey yoktur.
Başka Elif’lere çok güzel bir örnek olduğun ve başarının yolunu gösterdiğin için Anavatan’dan sana kocaman bir bravo Elif.
Yolun açık, başarıların daim olsun…