Hayatımız öylesine dijitalleşti ki, sabah gözümüzü açtığımız anda ekranlara bakıyor, yeni dünya düzenindeki teknolojik hayatın, gün boyu bize sunduğu içeriklerle adeta bombardımana tutuluyoruz.
Farkında mıyız bilmiyorum ama artık duygu ve düşüncelerimizi dahi dijital dünyanın kurguları ile şekillendiriyoruz.
İşte şimdilerde de artık müzikler bile duygusuzca “üretiliyor”; bestelenmiyor, hissedilmeden, yaşanmadan metalik seslerle üretiliyor.
Bizi bizden alan, her biri insani sanat ürünü melodiler, sanki tek bir robotik yazılımın satır aralarında, duygudan arındırılmış bir matematiksel formüle dönüşmüş durumda. Oysa müzik dediğimiz şey, insanın en saf hali değil midir?
Bir ezgide çocukluk saklıdır, belki bir notada özlem, diğerinde belki acı, ızdırap, belki bir isyan. Müzik; insanın içinden kopup gelen, tarif edilemeyen ama hissedilen bir ahenkli bir enerjidir aslında.
Bir insan şarkı söylerken belki kendi hikâyesini belki başka bir insanın anlamlı hikâyesini notalarla anlatır. Sormak lazım, bir dijital kurgu, bir metalik melodi hangi acıyı, hangi sevinci, hangi mutluluğu veya üzüntüyü yaşamıştır?
Veya hangi hayatın sillesini yemiştir de bize duyguyu aktaracaktır?
Bugün geldiğimiz noktada şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geldi:
Dünya artık gerçeklikten uzaklaşıp, dijital kurguların hâkim olduğu bir yer mi oldu?
İnsan davranışları, düşünceleri, hatta duyguları bile teknoloji tarafından biçimlendiriliyorsa; geriye “insan”dan ne kalıyor?
Daha da çarpıcı olanı da şu:
İnsan benzeri robotların, kadın ve erkek formunda, hayatın içine dahil olacağı bir gelecek artık uzak değil.
Bu durum, insana şu soruyu sorduruyor: İnsan kendi yerini dolduracak bir varlık üretirken aslında kendini gereksiz mi kılıyor?
Bu düşünce, ne kadar ürkütücü, ne kadar sarsıcı…
Belki de mesele teknoloji değil. Mesele, insanın kendi özünden uzaklaşması. Çünkü teknoloji aslında bir araçtır; ona yön veren de yine insandır.
Eğer biz, duyguyu, sanatı, vicdanı ve özgünlüğü geri plana itersek; o zaman makinelerin dünyasında yaşamaya zaten razı olmuşuz demektir.
Ama unutulmaması gereken bir gerçek var:
İnsanı insan yapan şey, her ürettiği şeye kattığı ruhtur. Toplumu toplum yapan da zaten ortak hafıza, ortak duygu ve ortak değerlerdir. Bunlar kaybolursa, geriye sadece soğuk bir düzen kalmaz mı?
Belki de artık durup derin derin düşünmenin zamanı geldi:
Teknolojik dijitalleşmeyi hayatımızın merkezine koyarken, insanlığımızı mı kaybediyoruz?
Eğer öyleyse, gerçekten de asıl kayıp bu değil midir?
İnsanlığın ve belki de dünyanın sonunu getiren savaşların, bu denli normalleştirilmesinin en büyük nedeni de bu gerçek olmasın sakın?