Tatil denildiğinde insanın zihninde çoğu zaman dinlenmek, ferahlamak, biraz olsun hayatın yükünü omuzlarından indirmek gibi güzel duygular belirir. Hele bir de deniz kenarında, güneşin altında, birkaç günlüğüne de olsa günlük telaştan uzaklaşma imkanı varsa, insan bunu kendisi için küçük bir ödül gibi görür. Fakat bazı manzaralar vardır ki ilk bakışta konfor gibi görünse de, biraz dikkatle bakıldığında arka planında büyük bir çelişkiyi barındırır. Özellikle “her şey dahil” sistemi içinde sunulan açık büfeler, bugün tam da böyle bir çelişkinin merkezinde durmaktadır.
İlk bakışta her şey son derece caziptir. Uzayıp giden tezgahlar, onlarca çeşit sıcak yemek, sayısız tatlı, meyveler, salatalar, kahvaltılıklar, ara öğünler, gece büfeleri… İnsan bu görüntüyle karşılaşınca kendisini bolluğun ortasında hisseder. Zaten sistem de biraz bunun üzerine kuruludur. Misafir, ödediği ücret karşılığında sanki sınırsız bir imkana ulaşmış gibi hissetmelidir. Tezgahlar eksik görünmemeli, tabaklar hep dolu olmalı, “çeşit çokluğu” kalite göstergesi olarak sunulmalıdır. Oysa tam da burada sessiz ama ağır bir sorun başlamaktadır.
Çünkü o büfelerde görülen her fazla çeşit, yalnızca ekstra bir yemek anlamına gelmez. Aynı zamanda daha fazla emek, daha fazla zaman, daha fazla su, daha fazla enerji ve daha fazla para demektir. Dahası, o tabaklara ulaşan ürünlerin her biri, toprağın, çiftçinin, üreticinin, taşımanın, soğuk zincirin, mutfağın ve servisin ortak emeğiyle ortaya çıkar. Yani israf edilen şey sadece yenmeden çöpe giden bir porsiyon yemek değildir; arkasında biriken bütün kaynaklar zinciridir.
Bugün dünyanın birçok yerinde milyonlarca insan gıdaya erişim mücadelesi verirken, başka bir yerde sadece “eksik görünmesin” diye tepsiler dolusu yiyeceğin çöpe gitmesi, modern dünyanın en sert ahlaki çelişkilerinden biridir. Bir tarafta çocukların yeterli beslenemediği, ailelerin temel mutfak ihtiyaçlarını dahi hesaplayarak karşıladığı bir dünya vardır. Diğer tarafta ise birkaç saat sergilendikten sonra çöpe giden ekmekler, pilavlar, tatlılar, peynirler, et ürünleri, meyveler vardır. İşte insanın içini en çok burkan nokta da budur. Sorun yalnızca ekonomik değildir; sorun vicdanidir.
Açık büfelerdeki israfın en önemli nedenlerinden biri, hizmet anlayışının yanlış yorumlanmasıdır. Kalite, uzun zamandır “çokluk” ile karıştırılmaktadır. Oysa kaliteli hizmet, konuklara ihtiyaçlarının ötesinde yığılmış yiyecek sunmak değil; doğru planlanmış, taze, dengeli ve saygılı bir sunum yapabilmektir. Fakat ne yazık ki birçok işletme, müşteri memnuniyetini “göz dolduran bolluk” üzerinden kurmaktadır. Tezgah boş görünürse sanki otelin itibarı zedelenecekmiş gibi davranılmakta, bu nedenle gereğinden fazla üretim yapılmaktadır. Bu durum da mutfakta sessiz bir kaynak kaybına dönüşmektedir.
Burada yalnızca otelleri ya da işletmeleri suçlamak da yeterli değildir. Çünkü bu düzeni besleyen bir tüketici alışkanlığı da vardır. İnsanlar tatilde çoğu zaman “nasıl olsa ödedim” psikolojisiyle hareket eder. Evinde asla bir öğünde bu kadar fazla yiyecek almayacak kişi, açık büfede kendisine ait olmayan bir bolluk gösterisinin parçası haline gelir. Tabağına ihtiyacından fazlasını koyar, çoğunu tadımlık alır, bazısını yarım bırakır, bazısını hiç dokunmadan geri gönderir. Böylece israf yalnızca mutfakta değil, masada da büyür. Bir başka ifadeyle, sorun sadece arzın fazlalığı değil; tüketim kültürünün ölçüsüzlüğüdür.
Asıl tehlikeli olan ise bu israfın görünenden çok daha geniş bir etkisinin bulunmasıdır. Çünkü açık büfelerde bol çeşit sunmak adına kullanılan hammaddeler, tedarik zinciri üzerinde gereksiz bir baskı oluşturur. Her gün onlarca kalem ürünün sürekli taze tutulması, mutfaklarda güvenlik payı bırakılması, tezgâhların hiçbir zaman eksik görünmemesi için yedek üretim yapılması gerekir. Bu da normal ihtiyaçtan daha fazla satın alma anlamına gelir. Fazla satın alma ise yalnızca depolarda bekleyen ürünler ya da çöpe giden yemekler değildir; aynı zamanda piyasaya verilen yanlış bir sinyaldir.
Piyasa sürekli olarak “daha fazla lazım” mesajı aldığında, üretim de buna göre şekillenmeye başlar. Daha çok sebze, daha çok et, daha çok süt ürünü, daha çok yağ, daha çok meyve, daha çok ambalaj, daha çok taşıma… Ancak bu talep her zaman gerçek ihtiyaçtan doğmaz; çoğu zaman sergilenmek üzere hazırlanan, sonra da tüketilmeden yok olan ürünlerin yarattığı yapay bir taleptir. İşte tam bu noktada israf, yalnızca çöpe giden tabak olmaktan çıkar; ekonomik dengeyi bozan bir unsur haline gelir.
Özellikle suya, emeğe ve enerjiye yoğun şekilde bağlı ürünlerde bu daha net görülür. Bir domates sadece domates değildir; sulama suyu, gübre, işçilik, taşıma, depolama ve raf ömrü yönetimi demektir. Bir dilim peynir, yalnızca süt ürünü değildir; hayvancılık maliyeti, yem, veterinerlik, soğuk zincir ve enerji harcaması demektir. Bir et yemeği, sadece mutfaktan çıkan bir tabak değildir; çok daha büyük bir üretim ekosisteminin son halkasıdır. Eğer bunlar gereğinden fazla üretilip tüketilmeden atılıyorsa, aslında doğanın taşıdığı yük de gereksiz biçimde artırılmış olur.
Bu da dolaylı olarak maliyetlerin yükselmesine zemin hazırlar. Elbette dünyada gıda fiyatlarının artmasının tek sebebi turizmdeki açık büfe anlayışı değildir. Kuraklık vardır, iklim krizi vardır, savaşlar vardır, enerji maliyetleri vardır, lojistik sorunlar vardır, yanlış tarım politikaları vardır. Ancak “her şey dahil” modelin kontrolsüz biçimde uygulanması da bu zaten kırılgan olan sisteme ek bir yük bindirir. Gereksiz talep baskısı, yüksek tüketim beklentisi ve plansız satın alma davranışı, bazı ürünlerde arz dengesini zorlayabilir. Sonuçta bedel yalnızca işletmenin mutfak bütçesine değil, toplumun genel yaşam maliyetine de yansıyabilir.
Ne acıdır ki bir otelde bolluk göstergesi olarak sergilenen kimi ürünler, başka bir yerde bir ailenin alışveriş sepetine daha pahalı girmektedir. Yani bir tarafta estetik ve zenginlik görüntüsü için hazırlanmış fazlalık, diğer tarafta mutfak yangını yaşayan insanların omzuna görünmez bir yük bindirebilmektedir. Bu durumun ekonomik olduğu kadar toplumsal bir tarafı da vardır. Çünkü israf kültürü yayıldıkça nimetin değeri azalır. İnsan, kolay gördüğü şeyi daha kolay harcamaya başlar. Kolay harcadığı şeyi de bir süre sonra sıradanlaştırır.
Oysa gerçek medeniyet, elindekini savurmak değil; onu yerli yerinde kullanabilmektir. Gerçek misafirperverlik, sofrayı taşırmak değil; sofraya gelen nimete saygı göstermektir. Gerçek kalite, onca çeşidi aynı anda sergilemek değil; ihtiyaca uygun, dengeli, taze ve bilinçli bir hizmet ortaya koymaktır. Belki de artık turizm anlayışında bu zihinsel dönüşüme ihtiyaç vardır. “Ne kadar çok sunarsam o kadar iyi” anlayışı yerine, “ne kadar doğru sunarsam o kadar kıymetli” anlayışı yerleşmelidir.
Bugün artık açık büfelerdeki gösterişli bolluğun arkasındaki görünmeyen faturayı konuşmak zorundayız. Çünkü bu fatura yalnızca işletmelere ait değildir. O fatura çevreye kesilir, su kaynaklarına kesilir, üreticiye kesilir, pazara kesilir, nihayetinde vatandaşa kesilir. Her çöpe atılan tabak, yalnızca bir yemeğin sonu değil; toprağın, suyun, emeğin ve ekonominin sessizce aşınmasıdır.
Belki de şimdi en çok şu soruyu sormamız gerekiyor: Gerçekten ihtiyacımız olan şey sınırsız çeşit midir, yoksa ölçülü bereket mi? Çünkü bolluk görüntüsü insanı ilk anda etkileyebilir, fakat bereket ancak israf edilmediğinde anlam kazanır. Sofranın değeri, üzerinde kaç çeşit olduğuyla değil; ondan ne kadar saygıyla yararlanıldığıyla ölçülür.
İnsan bazen bir otelin açık büfesinde duran onlarca yemeğe değil, çöpe giden tek bir dilim ekmeğe takılır. Çünkü o ekmek, bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır: Dünyada nimet çok olabilir, fakat kaynaklar sonsuz değildir. Ve insan, ancak elindekinin kıymetini bildiği kadar insandır.