Bir iş yeri sahibi düşünün…
Ekmeğini kazanmak için çalışırken karşısına çıkan birkaç kişi ondan haraç istiyor. Boyun eğmeyince aralarına alıp ağır biçimde dövüyor, vücudunda kırıklara yol açıyorlar. Ardından mağdurun kulağında uzun süre kalacak şu cümleyi söylüyorlar: “Devlet bizi yenemiyor, sen mi bizi yeneceksin?”
Bu söz, sıradan bir tehdidin ötesindedir. Suçluların yalnızca mağdura değil, devletin otoritesine ve hukuk düzenine meydan okuduğunu gösterir. Böyle bir saldırının şüphelileri adliyeye sevk edildikten sonra serbest bırakıldığında ise mağdurun yaşadığı korku daha da büyür. Çünkü onun açısından tehlike henüz sona ermemiştir.
Elbette serbest bırakılmak, beraat etmek anlamına gelmez. Tutuklama da peşinen verilmiş bir ceza değildir. Ancak haraç, toplu saldırı, ağır yaralama ve yeniden tehdit edilme ihtimali bulunan bir olayda vatandaş şu soruyu sormakta haklıdır: “Beni bundan sonra kim koruyacak?”
Mağduriyet, saldırı anıyla bitmez. Yaralanan kişi tedavi görmek, işinden uzak kalmak ve gelir kaybına katlanmak zorunda kalabilir. Karakol, savcılık ve mahkeme süreçleriyle uğraşırken aynı insanların yeniden karşısına çıkacağı endişesini taşır. İlk darbeyi saldırganlardan, ikinci darbeyi ise korunmadığı düşüncesinden alır.
Bu durum toplumda tehlikeli bir inanışın yayılmasına neden oluyor: “Adalet işlemiyorsa insan kendi hesabını kendisi görmelidir.” Bazıları polisi olay yerine bilerek geç çağırmayı, saldırganı kendi yöntemleriyle cezalandırmayı çözüm sayıyor. Oysa kendini korumakla intikam almak aynı şey değildir.
Devam eden saldırıyı zorunlu ölçüde durdurmak meşru savunma olabilir; tehlike geçtikten sonra şiddeti sürdürmek ise yeni bir suç ve mağduriyet doğurur.
Herkes kendi cezasını belirlemeye başladığında ortaya adalet değil, güçlünün hâkim olduğu bir düzen çıkar. Birinin yumrukla karşılık verdiği yerde diğeri bıçağa, bir başkası silaha başvurur. Sonunda ilk saldırıya uğrayan kişi sanık, iki tarafın aileleri ise yıllarca sürecek bir yıkımın mağduru hâline gelebilir.
Adalete olan güvenin azalması yalnızca mahkemeleri ilgilendirmez. Vatandaş, savcıyı, mahkemeyi, hükümeti ve devleti çoğu zaman aynı bütünün parçaları olarak görür. Bu nedenle açıklanamayan kararlar ve uzayan yargılamalar, zamanla siyasi iktidara ve kamu kurumlarına yönelik bir güven bunalımına dönüşebilir.
Yargı hükümetin emrinde olmamalı, fakat siyasi bir rakip gibi de davranmamalıdır. Hükümetin aleyhine karar vermek tek başına siyasi cepheleşme değildir; hukuka aykırı bir işlemi durdurmak yargının görevidir. Bununla birlikte mahkemeler, seçilmiş organların siyasi tercihleri yerine kendi dünya görüşlerini koymamalıdır. Hukukun üstünlüğü, hem yürütmenin hem de yargının sınırlarını bilmesini gerektirir.
Devletin gücü sert söylemlerle değil; mağduru koruyan, delilleri hızla toplayan, kararlarını açıkça gerekçelendiren ve suçu kanıtlanan kişiye caydırıcı yaptırım uygulayan bir sistemle anlaşılır. Kanunların varlığı tek başına yeterli değildir; vatandaş onların herkese eşit uygulandığını görmelidir.
Çünkü cezasızlık kadar cezasızlık görüntüsü de tehlikelidir. Adalet geciktiğinde yalnızca bir dosya beklemez; mağdurun korkusu büyür, suçlunun cesareti artar ve toplumun devlete olan inancı biraz daha azalır.