Bir köy meydanını düşünün…
Yaşlı bir çınarın gölgesinde kurulmuş birkaç masa… Bir tarafta emekliler oturuyor, diğer tarafta gençler. Bir köşede çiftçiler, diğer tarafta esnaflar. Konuşulan konular farklı olsa da hayatın temel meseleleri aslında birbirine benziyor. Geçim derdi, çocukların eğitimi, sağlık, güvenlik, gelecek kaygısı ve daha iyi bir yaşam arzusu…
Günün birinde bu insanların arasında siyasi bir tartışma başladığını hayal edin.
Önce sesler yükseliyor. Sonra taraflar oluşuyor. Bir süre sonra aynı mahallede yaşayan, aynı düğünlere giden, aynı cenazelerde omuz omuza saf tutan insanlar birbirlerini rakip değil, adeta karşı cephedeki insanlar gibi görmeye başlıyor.
İşte bu noktada üzerinde durulması gereken önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Siyasetin amacı insanları birbirinden uzaklaştırmak mıdır, yoksa farklılıklarına rağmen bir arada tutabilmek midir?
Bu soru yalnızca bugünün değil, insanlık tarihinin de en önemli sorularından biridir.
Çünkü siyaset, özünde insanların birlikte yaşama sanatıdır. Bir toplumda herkesin aynı düşünmesi mümkün değildir. Aynı inanca sahip olmak mümkün değildir. Aynı siyasi görüşü paylaşmak mümkün değildir. Aynı yaşam biçimini benimsemek de mümkün değildir.
Fakat bütün bu farklılıklara rağmen aynı ülkenin vatandaşı olarak bir arada yaşayabilmek mümkündür.
Belki de medeniyet dediğimiz şey tam olarak budur. Farklılıkların yok edilmesi değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilme becerisi…
Ne var ki tarih boyunca siyasetin her zaman bu amaca hizmet ettiğini söylemek mümkün değildir. Kimi zaman siyaset toplumları bir araya getirmiştir. Kimi zaman ise ayrıştırmıştır. Kimi zaman ortak hedefler etrafında insanları kenetlemiştir. Kimi zaman da korkular, önyargılar ve kutuplaşmalar üzerinden güç üretmiştir.
Aslında burada yalnızca siyasetçileri suçlamak da kolaycılık olur. Çünkü siyaset, toplumdan bağımsız bir yapı değildir. Siyasetçiler gökten inmezler. Onlar da bu toplumun içinden çıkarlar.
Bir toplumda dürüstlük değer görüyorsa, siyaset de bundan etkilenir. Bir toplumda adalet önemseniyorsa, siyaset de bundan etkilenir. Bir toplumda kutuplaşma alkışlanıyorsa, siyaset de bundan etkilenir.
Bu nedenle siyasi ahlak yalnızca siyasetçilerin meselesi değildir. Aynı zamanda toplumun meselesidir.
Bugün dünyanın gelişmiş olarak kabul edilen birçok ülkesine baktığımızda dikkat çeken nokta yalnızca ekonomik güç değildir.
Asıl dikkat çeken şey, insanların farklı görüşlere sahip olsalar bile aynı sistem içinde yaşamaya devam edebilmeleridir.
Seçim dönemlerinde sert tartışmalar yaşanabilir. Partiler birbirlerini eleştirebilir. Fikir ayrılıkları ortaya çıkabilir.
Ancak seçim sona erdiğinde insanlar aynı okulun velisi, aynı mahallenin sakini, aynı fabrikanın çalışanı ve aynı ülkenin vatandaşı olmaya devam ederler.
Çünkü siyaset hayatın tamamı değildir. Hayat siyasetten daha büyüktür. İnsan olmak, herhangi bir siyasi kimlikten daha değerlidir. Belki de günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz siyasi ahlak anlayışı tam olarak budur.
Karşımızdaki insanı yalnızca siyasi görüşüyle tanımlamamak… Onu önce insan olarak görebilmek… Çünkü bir insanın oy verdiği parti, onun bütün karakterini anlatmaz.
Bir insanın siyasi tercihi, onun vicdanını, sevgisini, merhametini veya fedakârlığını bütünüyle açıklamaz. Hayat bundan çok daha geniştir.
Depremler olduğunda enkaz altında kalan insanlara yardım etmeye koşanlar önce siyasi görüş sormazlar. Yangın çıktığında alevlerin içine giren itfaiyeciler insanların hangi partiye oy verdiğini araştırmazlar. Bir hastanede doktorlar hastalarını siyasi düşüncelerine göre tedavi etmezler. Çünkü hayatın bazı gerçekleri vardır ki bütün siyasi kimliklerin üzerinde yer alır. İnsanlık da bunlardan biridir.
İşte siyasi ahlakın temelinde de bu anlayış bulunmalıdır. İnsanları taraftarlara dönüştürmek yerine vatandaş olarak görmek… Kazanılması gereken oylar olarak değil, korunması gereken insanlar olarak değerlendirmek… Toplumu kutuplara ayırmak yerine ortak bir gelecek fikri etrafında birleştirmek… Elbette bu kolay değildir.
İnsanlık tarihi boyunca çıkar çatışmaları, güç mücadeleleri ve siyasi rekabet hep var olmuştur. Muhtemelen gelecekte de olacaktır. Bu nedenle tamamen kusursuz bir siyaset düzeni kurmak mümkün olmayabilir. Fakat daha ahlaklı bir siyaset mümkündür. Daha adil bir siyaset mümkündür. Daha kapsayıcı bir siyaset mümkündür. Daha birleştirici bir siyaset mümkündür.
Bunun yolu da insanları birbirlerinden uzaklaştıran duvarlar inşa etmekten değil, aralarında köprüler kurmaktan geçmektedir. Belki de bugün ülkemizin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri budur.
Farklı düşüncelerin bir arada yaşayabildiği bir ortam… Eleştirinin düşmanlık olarak görülmediği bir kültür… İnsanların birbirlerini siyasi kimliklerinden önce insan olarak değerlendirebildiği bir anlayış…
Çünkü aynı gemide olduğumuz gerçeği değişmiyor. Aynı şehirlerde yaşıyoruz. Aynı sokaklarda yürüyoruz. Aynı havayı soluyoruz. Aynı geleceği paylaşıyoruz.
Ve belki de bütün siyasi tartışmaların sonunda geriye kalan en önemli soru şudur:
Biz, çocuklarımıza nasıl bir toplum bırakmak istiyoruz? Birbirine şüpheyle bakan insanların oluşturduğu bir toplum mu? Yoksa farklılıklarına rağmen aynı sofraya oturabilen insanların oluşturduğu bir toplum mu?
Cevap ne olursa olsun, geleceğin şekli de ona göre oluşacaktır.
Çünkü güçlü toplumlar aynı düşünen insanların değil, farklı düşünmelerine rağmen birlikte yaşayabilen insanların kurduğu toplumlardır.
Ve gerçek siyasi ahlak, tam da burada başlar:
İnsanı siyasi görüşünden önce insan olarak görebildiğimiz yerde…