Her akşam televizyonu açtığınızda, sosyal medyada birkaç dakika gezindiğinizde ya da herhangi bir kalabalık ortamda kulak kabarttığınızda aynı sahneyle karşılaşıyorsunuz: Aynı cümleler, aynı tonlamalar, aynı öfke… Sanki yıllardır hiç değişmeyen bir tiyatro oyununun farklı oyuncularla tekrar tekrar sahnelenmesine tanıklık ediyoruz. Konular değişiyor gibi görünüyor ama aslında değişen çok az şey var. Tartışmaların dili, refleksi ve sonucu hep aynı.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz neden sürekli aynı tartışmaları yapıyoruz? Bu sorunun cevabı sadece siyasette, medyada ya da toplumun belli kesimlerinde değil; çok daha derinde, düşünme biçimimizde, iletişim alışkanlıklarımızda ve hatta kendimizi konumlandırma şeklimizde saklı.
Çünkü biz aslında tartışmıyoruz. Biz, sadece tekrar ediyoruz. Bir toplumun tartışma kültürü, o toplumun düşünme seviyesinin aynasıdır. Eğer bir toplum sürekli aynı konuları, aynı argümanlarla ve aynı sonuçsuzlukla ele alıyorsa, burada mesele konuların kendisi değil; o konulara yaklaşım biçimidir.
Bizde tartışma çoğu zaman bir fikir alışverişi değil, bir pozisyon savunusudur. İnsanlar bir konuyu anlamak için değil, kendi durduğu yeri korumak için konuşur. Bu nedenle karşı tarafın ne söylediği çoğu zaman önemli değildir. Önemli olan, kendi cümlesini tekrar etmek ve karşı tarafın yanlış olduğunu ispatlamaktır.
Bu noktada tartışma, bir öğrenme süreci olmaktan çıkar; bir güç gösterisine dönüşür. Oysa gerçek tartışma, insanın kendi fikrini bile sorgulayabildiği bir alan gerektirir. Ama bizde bu alan neredeyse yoktur. Çünkü fikir değiştirmek, çoğu zaman bir zayıflık olarak algılanır. “Yanılmış olabilirim” demek yerine, “Ben zaten başından beri haklıydım” demek daha güvenli gelir.
Ve böylece tartışmalar ilerlemez, sadece döner. Bir başka önemli mesele ise, fikirlerin yerini kimliklerin almış olmasıdır. Artık insanlar bir düşünceyi savunurken aslında o düşüncenin kendisini değil, ait olduğu grubu savunur. Bir fikir, doğru ya da yanlış olduğu için değil; “bizden” olduğu için kabul edilir ya da “onlardan” olduğu için reddedilir.
Bu durum tartışmayı imkansız hale getirir. Çünkü kimlikler tartışılmaz, savunulur. Bir insanın fikrini değiştirebilirsiniz, ama kimliğine dokunduğunuz anda savunma mekanizmaları devreye girer. İşte bu yüzden tartışmalar hızla sertleşir, kişiselleşir ve çözüm üretme ihtimali ortadan kalkar.
O noktadan sonra artık konuşulan konu değil, tarafların birbirine karşı duruşudur. Belki de en büyük sorunlardan biri, dinlemeyi unutmamızdır. Bugün herkes konuşuyor. Herkesin bir fikri var. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Ama çok az insan gerçekten dinliyor.
Dinlemek, sadece sessiz kalmak değildir. Dinlemek, karşınızdakini anlamaya çalışmaktır. Onun dünyasına kısa bir süreliğine de olsa girebilmektir. Ama biz çoğu zaman dinlerken bile aslında kendi cevabımızı hazırlıyoruz.
Karşımızdaki insan cümlesini bitirmeden, biz zihnimizde çoktan karşı argümanlarımızı kurmuş oluyoruz. Yani biz cevap vermek için dinliyoruz, anlamak için değil. Bu da tartışmaları bir diyalog olmaktan çıkarıp, iki monoloğun çarpışmasına dönüştürüyor.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise, sürekli olarak sorunların kendisini değil, semptomlarını tartışıyor olmamızdır. Bir mesele ortaya çıktığında, o meselenin kök nedenlerine inmek yerine yüzeyde görünen kısmı üzerinden konuşuyoruz. Bu da doğal olarak çözüm üretmemizi engelliyor.
Yanlış sorular sorulduğunda, doğru cevaplar bulunamaz. Biz çoğu zaman doğru soruları sormuyoruz. Sorunun nedenini değil, sonucunu tartışıyoruz. Bu yüzden de aynı sorunlar farklı zamanlarda tekrar karşımıza çıkıyor ve biz her seferinde yeniden, ama aslında aynı yerden tartışmaya başlıyoruz.
Bu bir döngü. Ve biz bu döngünün içindeyiz. İşin bir de psikolojik boyutu var. İnsan zihni, belirsizlikten hoşlanmaz. Kendi inandığı doğruların sarsılması, insanı rahatsız eder. Bu yüzden insanlar çoğu zaman yeni bir şey öğrenmektense, bildiğini tekrar etmeyi tercih eder. Çünkü tekrar etmek güvenlidir.
Yeni bir fikirle karşılaşmak ise risklidir. O fikir doğruysa, insanın kendi düşüncesini sorgulaması gerekir. Bu da bir tür zihinsel konfor kaybıdır.
Bu yüzden birçok insan, farklı düşüncelerle karşılaşmamak için kendi görüşünü destekleyen kaynakları takip eder. Sosyal medya algoritmaları da bu eğilimi besler. İnsanlar zamanla sadece kendi düşüncelerini teyit eden bir bilgi balonunun içinde yaşamaya başlar.
Ve bu balonun içinden yapılan tartışmalar, dış dünyayla temas etmez. Bu nedenle aynı tartışmalar, farklı platformlarda ama aynı içerikle devam eder. Peki çözüm var mı? Elbette var. Ama çözüm, yeni tartışma konuları bulmakta değil; tartışma biçimimizi değiştirmekte.
Öncelikle tartışmanın amacını yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tartışma, birini yenmek için değil, bir şeyi anlamak için yapılmalıdır. Eğer amaç “haklı çıkmak” ise, kazanan olmaz. Ama amaç “anlamak” olursa, herkes kazanır.
İkinci olarak, dinlemeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Gerçek anlamda dinlemek… Karşımızdakinin ne söylediğini değil, ne demek istediğini anlamaya çalışmak. Üçüncü olarak, fikirlerle kimlikleri ayırabilmemiz gerekiyor. Bir fikri eleştirmek, o fikri savunan kişiye saldırmak değildir. Bu ayrımı yapamadığımız sürece, hiçbir tartışma sağlıklı ilerleyemez.
Ve belki de en önemlisi, “yanılmış olabilirim” diyebilme cesaretini gösterebilmemiz gerekiyor. Bu cümle, zayıflık değil; aksine güçlü bir zihnin göstergesidir. Bugün dönüp baktığımızda, aslında bizi yoran şeyin tartışmaların kendisi değil; o tartışmaların hiçbir yere varmaması olduğunu görüyoruz. Aynı konular, aynı tartışmalar, aynı sonuçsuzluk…
Zaman geçiyor ama biz ilerlemiyoruz. Belki de artık şu soruyu kendimize sormanın zamanı gelmiştir: Gerçekten tartışıyor muyuz, yoksa sadece konuşuyor gibi mi yapıyoruz? Çünkü eğer aynı tartışmaları yapmaya devam ediyorsak, aynı sonuçları yaşamaya da devam edeceğiz.
Ve belki de asıl mesele şudur: Sorun tartıştığımız konular değil…
Sorun, tartışmayı bilmeyen biziz.