Bir çocuk, gece duyduğu gürültünün gök gürültüsü mü yoksa patlama mı olduğunu düşünmek zorunda kalmamalı. Sabah hazırlanırken okulunun yerinde durup durmadığından endişe etmemeli.
Çantasına defterini koymalı; ailesinin aceleyle hazırladığı birkaç parça eşyayı değil. Barış dediğimiz şey, uluslararası toplantılarda kullanılan büyük kelimelerden önce, bir çocuğun sıradan gününü korkmadan yaşayabilmesidir.
24 Ekim’de başlayan Silahsızlanma Haftası, insanlığın bu beklentisini yeniden düşünmek için bir fırsat. Daha az silah, daha az savaş, daha güvenli bir dünya… Kulağa güzel geliyor. Ancak hayatın önümüze koyduğu zor bir soru var: Silahını bırakanın güvenliğini kim sağlayacak? Saldırmayı düşünen tarafın aynı iyi niyeti taşıdığından nasıl emin olacağız?
“Silahlar barışın teminatıdır” sözüne bu soruların içinden bakmak gerektiğini düşünüyorum. İlk duyulduğunda savaş araçlarıyla barış arasında bağ kurmak çelişkili görünebilir.
Oysa bir silahın etkisi yalnızca ateşlendiği anda ortaya çıkmaz. Bazen varlığı, kullanılmasına gerek bırakmayacak bir sonuç doğurur. Karşısındakinin vereceği cevabı hesaplayan saldırgan, harekete geçmekten vazgeçebilir. Caydırıcılığın temelinde bu hesap bulunur.
Ülkelerin yüzölçümlerini karşılaştırmak bile tek başına güvenliği açıklamaz. Geniş topraklara sahip olmak, küçük bir ülkeden daha güvende bulunmak anlamına gelmez.
Nüfus, doğal kaynaklar ve ekonomik imkânlar önemlidir; fakat saldırganın asıl sorusu çoğu zaman başkadır: Bu ülkeye saldırırsam ne kaybederim? Vereceği karşılık, elde etmeyi umduğum kazancı aşar mı?
Kuzey Kore örneği bu bakımdan düşündürücüdür. Ülkenin yönetim anlayışını benimsemekle, sahip olduğu askerî kapasitenin caydırıcı etkisini değerlendirmek ayrı meselelerdir.
Nükleer silahları ve füze kapasitesi, kendisinden çok daha güçlü devletlerin bile saldırı kararı verirken ağır sonuçları hesaba katmasını gerektirir.
Burada belirleyici olan, karşı tarafı bütünüyle yenebilmekten ziyade ona kabul edemeyeceği zararlar verebilme ihtimalidir.
Elbette bu durum, nükleer silahların insanlığa sunduğu tehlikeyi ortadan kaldırmaz. Yanlış bir değerlendirme, teknik bir arıza veya denetimden çıkan bir kriz, korkunç sonuçlar doğurabilir.
Korkuya dayalı denge, güven içinde kurulmuş bir barışla aynı şey değildir. Yine de bu tehlikeyi görmek, caydırıcılığın saldırıyı önleyebilen işlevini yok saymamızı gerektirmez. İki gerçeği birlikte değerlendirmek zorundayız.
Asıl sorun, uluslararası düzenin bütün ülkelere eşit güvence sunamamasıdır. Hukukun koruyuculuğuna duyulan güven zayıfladığında, devletler kendi imkânlarına daha fazla yaslanır. Güvenlik kaygısını yalnızca silahlanma hevesi diye açıklamak bu nedenle eksik kalır.
Bir toplumun geçmişte yaşadığı işgaller, sınırlarında gördüğü çatışmalar ve karşılıksız kalan yardım beklentileri, savunma tercihlerinin arkasında güçlü izler bırakabilir.
Böyle bir dünyada herkese aynı anda “Silahlarınızı bırakın” demek kolaydır. Fakat saldırganın elindeki gücü sınırlandırmadan savunma ihtiyacı duyan tarafa bunu önermek, onu korunmasız bırakabilir.
Silahsızlanmanın inandırıcılığı, denetlenebilir olmasına, karşılıklı ilerlemesine ve güvenilir güvencelerle desteklenmesine bağlıdır. Bir tarafın fedakârlığı, diğer tarafın fırsatına dönüşüyorsa ortaya çıkan durumun adını barış koyamayız.
Savunma gücünü de yalnızca satın alınan araçların sayısıyla ölçemeyiz. Eğitimli insan, bilimsel birikim, üretim kapasitesi ve kurumların sağlıklı işlemesi, güvenliğin birbirini tamamlayan parçalarıdır.
Dışarıdan alınan bir sistemin bakımını yapamayan, kritik bir parçasını üretemeyen ülkenin hareket alanı daralır. Bu yüzden güvenliği konuşurken okulun laboratuvarını, üniversitenin araştırmasını ve çalışanların emeğini de aynı ciddiyetle düşünmeliyiz.
Öte yandan güçlü savunmayı savunmak, sınırsız silahlanmayı alkışlamak anlamına gelmez. Kamu kaynaklarının her tercihi toplumsal bir karşılık taşır. Hastanelerin, okulların ve araştırma merkezlerinin ihtiyaçlarıyla savunma gereksinimleri arasında sorumlu kararlar verilmelidir.
Alınan her silahın hangi ihtiyacı karşıladığı sorulabilmeli; güvenlik gerekçesi, israfı ve denetimsizliği örten bir perdeye dönüşmemelidir. Gücü anlamlı kılan, onu yöneten akıldır.
Çocuklara yeniden dönelim. Saldırı altındaki bir çocuğun korunması bazen saldırganı durduracak askerî gücü gerektirir. Onun adına barış dilemek değerlidir; ancak üzerine gelen tehlikeyi engellemek de somut bir sorumluluktur.
Buna karşılık savunma hakkı, sivillerin hayatını önemsizleştiren her yöntemi haklı çıkarmaz. Korunmasını istediğimiz insan hayatı, sınırın ötesine geçtiğinde değerini kaybetmez.
Savaş sona erdiğinde de sorumluluk bitmez. Yeniden yapılan okulun kapısından giren çocuk, kaybettiği arkadaşının sırasını boş bulabilir. Ailesine kavuşamayanların, eğitimden uzak kalanların ve korkuyla yaşamayı öğrenenlerin desteğe ihtiyacı sürer.
Barışın kalıcılığı biraz da bu yaraların nasıl sarıldığıyla ilgilidir. Askerî başarıların ardından insani sorumluluğu unutursak, yeni çatışmaların büyüyebileceği kırgınlıkları geride bırakırız.
Ben bu yüzden silahların caydırıcı oldukları ölçüde barışın güvencelerinden biri olabileceğini düşünüyorum. Kalıcı güvenlik için bu gücün yanında diplomasiye, hukuka ve hesap verebilen yönetime ihtiyacımız var.
Bir ülkenin kendini savunabilmesiyle komşularının huzurunu gözetmesi birlikte mümkündür. Çocuklarımıza bırakmak istediğimiz dünya, saldırganın cesaret bulamadığı, savunmanın ise saldırıya dönüşmediği bir dünya olmalıdır. Gücün en değerli sonucu, bir çocuğun onu hiç kullanmak zorunda kalmadan büyüyebilmesidir.