Bir kapının önünde beklediğinizi düşünün. Önce başvurunuz alınır, ardından şartlar sıralanır. Yıllar geçtikçe beklentiler değişir, görüşmeler uzar, içerideki kalabalık büyür. Sizinle aynı dönemde yola çıkmayanlar bile yerlerini alır.
Siz hâlâ eşiğin önündesinizdir. Bir süre sonra mesele kapının açılıp açılmayacağını aşar. Kendi kendinize sormaya başlarsınız: Hayatımın ne kadarını burada geçireceğim?
Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğu bana biraz bu bekleyişi düşündürüyor. Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ortaklık başvurumuzu 31 Temmuz 1959’da yaptık.
Bugün 2026 yılındayız. Aradan tam 67 yıl geçti. Elbette 1959’daki ortaklık başvurusuyla 1987’deki tam üyelik başvurusu farklı aşamalardır. Ancak bu ayrım, kuşaklar boyunca taşınan Avrupa beklentisinin uzunluğunu değiştirmiyor.
Başvurduğumuzda topluluğun altı üyesi vardı. Bugünkü Avrupa Birliği ise 27 ülkeden oluşuyor. Avrupa’nın siyasi haritası değişti, ekonomik düzenler dönüştü, yeni devletler ortaya çıktı.
Türkiye’nin üyelik meselesi bütün bu dönüşümlerin arasında çözülemeyen bir dosya olarak kaldı. Böyle bir geçmişin ardından toplumun beklentisinin aşınmasını yalnızca sabırsızlıkla açıklayabilir miyiz?
Yıllarca demokrasi, hukuk, insan hakları ve ekonomik uyum konuşuldu. Bunların her biri kıymetlidir. Bağımsız yargıya, özgür düşünceye, güvenilir kurumlara kendi insanımız için ihtiyacımız var.
Fakat üyelik ölçütlerini sıralamak, mevcut üyelerin bu ilkeleri kusursuz uyguladığı anlamına gelmiyor. Birliğe kabul edilmek de herhangi bir topluma diğerlerinden üstünlük kazandırmıyor.
Gazze’de yaşananlar karşısındaki tutumlar, Avrupa’nın insan hakları söyleminin inandırıcılığını sorgulamamıza neden oluyor. Fransa’nın sömürge geçmişi ve Cezayirlilere yönelik şiddeti de hafızalardan silinmiş değil.
Başkalarından hesap soranların kendi sorumluluklarıyla yüzleşmesi gerekir. Evrensel değerler, müttefiklerin davranışlarına göre esnetildiğinde ahlaki ağırlığını kaybeder. Eleştirimizin merkezinde tam da bu tutarlılık sorunu bulunmalı.
Üyelik kararlarının siyasi çıkarlardan bağımsız verildiğini düşünmek de gerçekçi olmaz. Diplomatik pazarlıklar, tarihsel yakınlıklar ve devletlerin öncelikleri sürecin parçasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin bütün bekleyişini yalnızca kendi eksikleriyle açıklayan yaklaşımı yetersiz buluyorum. Bununla birlikte, her sorunumuzu Avrupa’nın tutumuna bağlamak da ülkemize karşı sorumluluğumuzu hafifletmez.
Artık asıl konuşmamız gereken, bundan sonra enerjimizi nerede değerlendireceğimizdir. Türkiye’nin geleceği tek bir üyelik dosyasına sığmayacak kadar geniştir.
Bilime, üretime, eğitime ve teknolojiye ayrılacak her kaynak, dış ilişkilerde de hareket alanımızı büyütür. Güçlü ekonomi ve nitelikli insan kaynağı, hangi masaya oturursak oturalım elimizi sağlamlaştırır.
Bu noktada Asya’yla ilişkilerimizi geliştirme düşüncesini önemsiyorum. Şanghay İşbirliği Örgütü ile kurulan bağlar, üzerinde daha fazla çalışılması gereken bir imkândır.
Türkiye’nin 2012’de diyalog ortağı statüsü kazanması, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde atılmış dikkate değer bir adımdı. Bu girişimi, dış politikada seçenek oluşturma bakımından ileriye dönük bir hamle olarak değerlendiriyorum.
Ancak Şanghay İşbirliği Örgütü’nü Avrupa Birliği’nin aynısı sayamayız. Güvenlik ve bölgesel işbirliği ağırlıklı bu yapıyla yakınlaşmanın sağlayacağı kazanımlar ayrıca hesaplanmalıdır.
Tam üyelik hedeflenecekse ekonomik getirileri, siyasi yükümlülükleri ve mevcut ilişkilerimize etkileri açıkça değerlendirilmelidir. Bir kuruluşun adının değişmesi, beklediğimiz faydanın kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlamaz.
Çin’le teknoloji ve yatırım, Orta Asya’yla ulaşım ve enerji, bölge ülkeleriyle eğitim ve ticaret alanlarında somut projeler geliştirilebilir. Buradaki başarıyı toplantı fotoğraflarıyla ölçemeyiz.
Türkiye’de kurulacak üretim tesisleri, yetişecek araştırmacılar, açılacak ihracat pazarları ve sağlanacak bilgi aktarımı üzerinden değerlendirmeliyiz. Diplomasi, vatandaşın hayatına dokunduğu ölçüde anlam kazanır.
Bu yönelişin pusulası Avrupa’ya duyulan kırgınlık olmamalı. Çin’in de Rusya’nın da kendi çıkarları bulunuyor. Türkiye, her ortaklıkta karşılıklılığı gözetmeli; ekonomik bağımlılığını artıracak ilişkilerden kaçınmalıdır.
Avrupa’dan beklediğimiz saygıyı Asya’daki muhataplarımızdan da istemeliyiz. Egemenliğe verilen değer, masanın hangi kıtada kurulduğuna göre değişemez.
Avrupa’yla ticareti, bilimsel işbirliğini ve insani bağları sürdürmek mümkündür. Aynı anda başka coğrafyalarda daha güçlü ortaklıklar da kurulabilir.
Türkiye’nin konumu buna elverişlidir. Kendimizi yalnızca başkalarının çizdiği Doğu veya Batı tariflerine hapsetmeden, her ilişkiyi ülkemize sağlayacağı faydayla değerlendirebiliriz.
Altmış yedi yıl, bir toplumun beklentisini sorgulaması için yeterince uzun bir süredir. Bundan sonrasını belirsiz vaatlere göre planlayamayız. Türkiye, hangi ortaklığın ne kazandıracağını hesaplayıp emeğini buna göre yönlendirmelidir. Önümüzdeki kuşaklara bırakacağımız şey, uzayan bir bekleyişin hikâyesinden daha fazlası olmalı.