Bir şehir düşünün…
Geniş caddeler, gökyüzüne uzanan binalar, dev meydanlar ve milyarlarca dolarlık yatırımlar… Gece olduğunda yüzlerce apartmanın ışıkları yanıyor. Ancak sokaklarda çocuk sesi duyulmuyor. İnsan varlığı hissedilmiyor.
Bir zamanlar Çin’in Ordos kentinin Kangbashi bölgesi tam olarak böyle bir yerdi. Dünyanın en büyük “hayalet şehirlerinden biri” olarak anıldı. Çünkü şehir vardı ama hayat yoktu. Beton vardı ama aidiyet yoktu. Binalar yükselmişti ancak insanların önemli bir bölümü o şehirde yaşayabilecek ekonomik güce sahip değildi.
Bugün bu hikayeyi yalnızca Çin’e ait bir örnek olarak görmek kolaydır. Oysa dikkatle bakıldığında Ordos’un hikayesi modern dünyanın ortak bir sorusunu karşımıza çıkarıyor:
Bir şehir inşa etmek ile bir yaşam kurmak aynı şey midir?
***
Aslında mesele yalnızca bina yapmak değildir. Asıl mesele, insanların o binaların içinde yaşayabilmesidir.
Türkiye’nin büyük şehirlerinde dolaşırken dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Bir yanda lüks konut projeleri, yüksek değerli gayrimenkuller ve yatırım amaçlı alınan daireler bulunuyor. Diğer yanda ise kira yükü altında ezilen aileler, geçim mücadelesi veren emekliler ve geleceğe dair kaygıları artan gençler yer alıyor.
Bu tablo doğal olarak önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Aynı şehirde yaşayan insanlar gerçekten aynı ekonomik gerçekliği mi paylaşıyor?
Son yıllarda özellikle büyükşehirlerde kira fiyatlarındaki artış birçok insanın hayatını doğrudan etkiledi. Barınma giderleri, aile bütçelerinin en ağır kalemlerinden biri haline geldi. Çalışanların önemli bir bölümü gelirinin büyük kısmını kiraya ayırmak zorunda kalıyor.
***
Bu noktada unutulmaması gereken önemli bir gerçek var.
Ev yalnızca dört duvar değildir.
Ev; güven duygusudur. Geleceğe dair plan yapabilmektir. Aile kurabilmek, çocuk yetiştirebilmek ve yarın için umut taşıyabilmektir.
Bir toplumda insanlar barınmayı temel bir hak olmaktan çok ulaşılması zor bir hedef olarak görmeye başladığında, ekonomik sorunlar sosyal sorunlara dönüşmeye başlar.
Özellikle gençler arasında giderek daha sık duyulan bir cümle var: “Çalışsam bile bir ev sahibi olamam.”
Bu yalnızca ekonomik bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda umutla ilgili bir meseledir. Çünkü insanlar emek verdiklerinde karşılığını alabileceklerine inanmak ister. Bu inanç zayıfladığında toplumsal motivasyon da zarar görmeye başlar.
Benzer sorunlar yalnızca Türkiye’de yaşanmıyor. Dünyanın birçok ülkesinde konut fiyatları, kira maliyetleri ve yaşam giderleri önemli tartışma başlıkları arasında yer alıyor. Ancak ekonomik meselelerin etkisi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
Yüksek yaşam maliyetleri insanların günlük hayatını değiştirir.
***
İnsanlar şehir merkezlerinden uzaklaşır. Ulaşım süreleri uzar. Sosyal yaşam daralır. Aile içindeki stres artar. Geleceğe ilişkin planlar ertelenir.
Bunlar çoğu zaman ekonomik raporlarda görünmeyen toplumsal maliyetlerdir.
Dahası, insanlar zamanla bu durumu normal kabul etmeye başlayabilir. Oysa normalleşen sorunlar, gelecekte daha büyük problemlerin temelini oluşturabilir.
Bugün toplumun farklı kesimleri ekonomik gelişmeleri farklı şekillerde yaşıyor. Bir kesim geçim mücadelesi verirken, başka bir kesim yatırım yapmaya devam edebiliyor. Bazıları için enflasyon yıkıcı sonuçlar doğururken, bazıları için fırsatlar oluşturabiliyor.
Bu durum gelir ve servet farklılıklarını daha görünür hale getiriyor.
Ekonomik tartışmalar bu nedenle yalnızca fiyat artışlarından ibaret değildir. Aynı zamanda fırsat eşitliği, sosyal denge ve toplumsal huzur meselesidir.
Çünkü ekonomik yorgunluk yalnızca cüzdanları etkilemez. İnsanların ruh halini de etkiler.
Gelecek kaygısı arttığında tahammül azalabilir, öfke büyüyebilir ve insanlar birbirlerine karşı daha mesafeli hale gelebilir. İnsan yalnızca maddi zorluk yaşadığında değil, geleceğini belirsiz gördüğünde de yorulur.
***
İşte Ordos’un hikayesi bu nedenle önemlidir.
Şehirler yalnızca mimari projeler değildir. Aynı zamanda toplumun umutlarının, beklentilerinin ve yaşam kalitesinin aynasıdır.
Eğer konutlar yalnızca yatırım aracına dönüşürse, gençler gelecek planlarını ertelemeye başlarsa ve çalışan insanlar yaşam kurmakta zorlanırsa, ekonomik sorunların yanında sosyal sorunlar da büyümeye başlar.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca daha fazla bina yapmak değildir.
Asıl ihtiyaç, insanların ulaşabileceği bir yaşam ortamı oluşturmaktır.
Belki de artık şu soruları daha fazla sormalıyız: Bir şehir kim için kuruluyor?
İnsan mı merkezdedir, yoksa yalnızca ekonomik değerler mi?
Çalışan bir insan onurlu bir yaşam kurabiliyor mu?
Gençler geleceğe umutla bakabiliyor mu?
Bu sorular yalnızca ekonomistlerin değil, toplumun tamamının sorularıdır.
Çünkü bir ülkenin gücü yalnızca yükselen binalarla ölçülmez. Gerçek güç, insanların o binaların içinde huzurla yaşayabildiği zaman ortaya çıkar. Ordos bize betonun tek başına yeterli olmadığını gösterdi.
Umarım biz şehirlerimizi büyütürken insanın umutlarını da büyütmeyi başarabiliriz.