Hava Durumu

Bir araba değil, bir zihniyet meselesi

Yazının Giriş Tarihi: 26.02.2026 00:06
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.02.2026 00:06

Bazı projeler vardır; teknik yönleriyle değil, toplumun onlara nasıl davrandığıyla hafızalara kazınır. “Devrim Arabası” da böyledir. O gün üretilen şey yalnızca bir otomobil değildi. O gün ortaya konulan şey, bir milletin “Biz de yapabiliriz” iradesiydi. Aslında mesele hiçbir zaman bir aracın birkaç metre gidip gitmemesi değildi. Mesele, o aracı yapan zihnin ne kadar desteklendiği, ne kadar korunduğu ve ne kadar sahiplenildiğiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha net görüyoruz: Toplumların kaderi, teknik ayrıntılardan çok zihniyet tercihlerinde saklıdır. Üreten akla nasıl davrandığınız, eleştiriyle mi büyüttüğünüz yoksa küçümseyerek mi körelttiğiniz; işte bütün mesele budur.

Bir toplumun gerçek gücü tank sayısıyla, bina yüksekliğiyle ya da kısa vadeli ekonomik verilerle ölçülmez. Asıl güç, yaratıcı insanlara verdiği değerle ölçülür. Mühendisine, bilim insanına, araştırmacısına nasıl davrandığıyla ölçülür. Çünkü teknoloji dediğimiz şey, makineden önce zihinde başlar.

Yaratıcı insan, sıradan bir çalışan değildir. O, mevcut olanı tekrar eden değil; olmayanı hayal eden kişidir. Risk alır. Yanılabilir. Deneme yapar. Hata yapar. Ama o hatalar, aslında geleceğin inşasında birer basamaktır. Eğer bir toplum hata yapanı cezalandırır, risk alanı yalnız bırakır ve süreci sabırsızlıkla yargılarsa; inovasyon daha doğmadan ölür.

“Devrim Arabası” bir semboldür. Çünkü o proje, bize bir gerçeği gösterdi: Üretmek teknik bir süreçtir; fakat sahiplenmek kültürel bir meseledir.

Türkiye’nin son altmış yılına baktığımızda, stratejik öneme sahip birçok projenin yalnızca teknik zorluklarla değil, aynı zamanda algı, destek ve süreklilik sorunlarıyla mücadele ettiğini görüyoruz. Bazen kurumsal kararsızlık, bazen finansal dalgalanma, bazen bürokratik direnç… Ama çoğu zaman asıl eksik olan şey, uzun soluklu sahiplenme kültürü olmuştur.

Bir projeyi başlatmak cesaret ister. Onu sürdürmek ise karakter…

Toplum olarak biz, başlangıç heyecanını severiz. Gurur duyarız. Alkışlarız. Fakat süreç uzadığında sabrımız azalır. Eleştiriler artar. Beklentiler sertleşir. O noktada üretici yalnız kalır.

Yalnız kalan üretici ise bir süre sonra ya susar ya da gider.

Bugün en büyük risklerimizden biri budur: Beyin göçü sadece ekonomik bir mesele değildir; psikolojik bir meseledir. Değer görmeyen, sürekli yargılanan, yaptığı iş küçümsenen insan, yalnızca maaş için değil; saygı için de başka ülkelere yönelir.

Stratejik projeler yalnızca bütçeyle korunmaz. İnsanla korunur. O insanın moralini, güvenliğini, motivasyonunu korumak gerekir. Çünkü bir mühendisin zihninde kurduğu fikir, bir fabrikanın üretim hattından daha değerlidir.

Son yıllarda kritik alanlarda görev yapan bazı mühendislerin ve uzmanların yaşadığı trajik olaylar, toplumda doğal olarak derin soru işaretleri oluşturmuştur. Bu tür olaylarda en sağlıklı yaklaşım; duygusal reflekslerle hüküm vermek değil, şeffaflık ve kurumsal güven ortamını güçlendirmektir. Çünkü toplumun güven duygusu zedelenirse, yaratıcı insan kendini güvende hissetmez.

Burada asıl odaklanmamız gereken mesele şudur: Yaratıcı ve stratejik alanlarda çalışan insanlarımızı nasıl koruyoruz?

Sadece fiziksel güvenlikten söz etmiyorum. Psikolojik dayanıklılıktan, kurumsal destekten, kamuoyu sahiplenmesinden söz ediyorum. Bir proje tökezlediğinde, o insanı suçlu ilan etmek kolaydır. Ama onun yanında durmak, süreci analiz etmek ve eksikleri sistemsel olarak düzeltmek zor iştir.

Gelişmiş ülkeler inovasyonu sadece teşvik etmez; korur. Hata yapanı sistem dışına itmez; öğrenme sürecine dahil eder. Stratejik alanlarda çalışan uzmanlarını yalnız bırakmaz. Onları destekler, motive eder ve gerektiğinde kamuoyu önünde savunur.

Çünkü bilirler ki; üretici zihin kırılırsa, gelecek kırılır.

Bizim de artık meseleye bu pencereden bakmamız gerekiyor. Sürekli “engelleniyoruz” demek yerine, içerideki dayanıklılığı artırmamız gerekiyor. Stratejik projeler, dış baskılardan önce iç dayanışmayla güçlenir. Eğer toplum olarak üreticimizin arkasında sağlam durursak, hiçbir dış rekabet bizi kalıcı olarak zayıflatamaz.

Zihniyet dönüşümü de burada başlar. Eleştirelim, ama yıkmayalım. Sorgulayalım, ama itibarsızlaştırmayalım. Hesap soralım, ama üreticiyi düşmanlaştırmayalım.

Çünkü her büyük proje, önce kırılgan bir fikir olarak doğar. O fikri büyüten şey; finans değil, güvendir.

“Devrim Arabası” bugün hala konuşuluyorsa, bu onun teknik bir makine olmasından değil; bir zihniyet aynası olmasındandır. O aynaya baktığımızda şunu görmeliyiz:

Biz üreten akla gerçekten sahip çıkıyor muyuz?

Toplumların yükselişi tek bir projeyle olmaz. Ama zihniyet dönüşümü tek bir sembolle başlayabilir. Belki de artık yapmamız gereken şey, geçmişi suçlamak değil; geleceği koruyacak kültürü inşa etmektir.

Üreten insanın yanında duran bir kültür. Stratejik aklı koruyan bir sistem. Hata yapanı dışlamayan bir anlayış. Ve en önemlisi, yaratıcı zihni yalnız bırakmayan bir toplum. Çünkü mesele hiçbir zaman bir araba değildi. Mesele, o arabayı yapan zihniyetin ne kadar güçlü olduğu ve o zihniyetin ne kadar korunabildiğiydi.

Eğer biz zihniyetimizi güçlendirirsek, projeler kendiliğinden büyür. Ama zihniyet zayıf kalırsa, en parlak fikir bile yarım kalır.

Bu yüzden bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir sonraki “Devrim” fikri ortaya çıktığında, onu alkışlayıp seyredecek miyiz? Yoksa omuz verip büyütecek miyiz? Cevap, bizim geleceğimizi belirleyecek.

Ve unutmayalım…

Bu bir araba meselesi değil.

Bu, bir zihniyet meselesidir.

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.